|
DEPREM GEREKÇE
GÖSTERİLEREK TARİHİ, (SİT) İSTANBUL'DA BİR MİLYON KİŞİNİN
EVİ YIKILACAK (Başbakan)
Bir milyon kişinin evi deprem gerekçesi
ile yıkılacak, Nerede bu yıkılacak evler?
Çarpık yapılaşma ve kötü zemin gerekçesi ile Zeytinburnu
Sahil kesimi.
Tarihi yarımda Fatih ilçemizin Tamamı...
Beyoğlu ilçesinin "Galata" kısmı..
Dikkat edilecek olursa Gerekçe "DEPREM"
İstanbul üniversitesi ve Japonya'dan davet edilen bir
araştırma şirketinin verdiği raporlara göre söz konusu
bu alanlardaki binaların çoğunluğu depreme dayanıksız...!
Şimdi soruyorum; 25 yıldan önce yapılan binalar oldukları
gerekçesi ile acil yıkım kararı verilen bu semtlerdeki
binalardan 20-30 yıl daha eski, Bakırköy, Şişli, Beşiktaş,
Kadıköy'de çoğunluğu 50-80 yıla dayanan apartmanlar hakkında
hiçbir proje gündemde yokken,
NEDEN ? Fatih ve Galata kentsel dönüşüm projeleri ile
yüzleşiyor.
Bu projelerin gerekçesi Deprem ise diğer ilçelerde, Hatta
deprem riski olan illerde, çok daha eski binalarda yaşayan
vatandaşlarımız "Gerçekleşmesi çok yakında diye tespit
edilen!!!" istikbaldeki depremin etkilerinden
korunması amacıyla bir proje geliştirilmiyor?
Bu gibi birçok soru sorabiliriz, Şimdi
endişelerimizi sıralayalım;
1- Öncelikle kentsel dönüşüm kapsamına alınan semtlerdeki
binaların kahhar çoğunluğu betonarme değil Ahşap, Yarı kagir
ve kagir binalardan oluşmaktadır. Bu Ahşap ve kagir
binaların deprem dayanırlıkları yeni betonarme binalardan
çok daha fazladır.
Yığma dolgu tuğladan inşa edilen bu binalar 2-3 katlıdır,
Her katı çelik putrellerle birbirlerine bağlanmış, 7-8
gücündeki depremlerin oluşturacağı sarsıntılara dayanıklı
esneme gücü vardır.
Ayrıca bu binaların çoğunluğu SİT alanı içinde koruma
kurulları tarafından bir veya ikinci derece tarihi eser
koruması altında olmasına rağmen "DEPREM" gerekçe
gösterilerek yıkılmak, yerlerine betonarme cephesi imitasyon
motiflerle süslenmiş, ada bazında Asitane-Historia,
gibi dev bloklardan oluşacak binalar yapılmak isteniyor.
Üç imparatorluğa başkentlik yapmış,
Dünyanın Tarih ve Kültür başkenti İstanbul yok edilmek
isteniyor.
Avrupa'da aynı yaşta ve mimari sınıfta olan tarihi binalar
itina ile korunurken, bizde yok edilmek isteniyor.
HAYIR ! Bu proje gerekçesi "DEPREM"
inandırıcı değildir. Bu herkesin sıkça beyan ettiği bir RANT
projesidir, Olayın Siyasi bir proje olma ihtimalini gündeme
getirende çoktur. Bu siyasi gerekçe ise Tarihi yarımadanın
"EKÜMENİK ORTODOKS DEVLETİ" Bizans yapılmak isteniyor
şeklinde dillendirilen senaryolar basında sıkça yazılmakta,
TV'de programlara konu olmaktadır.
ABD başkanı Obama'nın geçen aylarda
İstanbul'a gelerek Conrad otelde "B. Obama-R.T. Erdoğan-
Bartelemeos" üçlü zirvesinde Bu konunun konuşulduğu
şeklindedir.
Senaryo:
Türkiye hükümeti "EKÜMENİK ORTODOKS
DEVLETİ" ni tanıdı, Eski Bizans'ı temsilen Türkiye'deki Rum
azınlığa Siyasi, Kültürel, Hukuki, Ekonomik özerklik
verilecek (2011 sayıları 1200-1500 kişi arasındadır)
Öncelikle Fatihte yaşayan 500.000 kişiyi etkileyeceği kesin
görülen "kentsel dönüşüm yenileme projeleri" marifetiyle
ilçeden çıkarılması sağlanacak.
Yeni yapılaşma milyonluk mülkler tesis edilerek yerli halkın
bunları almasının önü kesilecek, alabilenler büyük değer
artışı nedeniyle haklarını devrederek ilçeden ayrılacak,
Günümüzde kentsel dönüşüm ilan edilen semtlerde yoğun
yabancı alıcı görüyoruz, piyasanın çok üzerinde paralarla
evler yabancılara satılıyor.
Kısa sürede Fatihte
Türk-İslam Nüfus azalacak, içten ve dıştan gelecek
"Ekümenik" sevdalıları Fatihte çoğunluğu ele
geçirdiklerinde "ABD ve AB " hükümetleri Ekümenik taviz
konusunu dayatacak, Elbette ki hükümetlerimiz kabul
etmeyecek, Bunun üzerine batı hükümetleri siyasi ve ekonomik
yaptırımlarla Türkiye'yi hedef alıp içten ve dıştan
kuşatacak,
Türkiye'yi Ekümenik konusunda talep ettikleri semtlerle
sınırlı olarak "Referandum" yapılması konusunda
sıkıştıracak.
İçten ve Dıştan Siyasi ve Ekonomik çıkmaza girecek Türkiye
hükümeti dayatmalara teslim olacak, yapılacak referandum
sonucunda tarihi yarımada ve Galata'da çoğunluğu ele
geçiren Ekümenik'çiler Vatikan türü Sözde, Türkiye'ye bağlı,
her türlü siyasi ve ekonomik bağımsızlığı olan bir
Bizans Devletini bağrında askeri koruma dahil yaşatma
cezasıyla karşı karşıya kalacaktır.
Dileriz bu konu yukarıdaki senaryomuz
şeklinde gelişmez, Bizler olayın Rant tarafıyla öncelikle
ilgili değiliz, benim ülkemin bir insanı, diğer
insanının haklarını hile ile alarak rant sağlaması adi
suçlar kapsamına girer adli bir olaydır. Ahmet'in sahibi
olduğu mülkün Mehmet'in eline geçmesini milli mesele olarak
görmüyoruz, bu nedenle 1. derece ilgimiz dahilinde değildir.
Endişelerimiz ve Korkularımız Yurdumuzun dışında her
mahfilde konuşulan, Dost! bildiğimiz ülkelerin Türkiye'de,
İstanbul'da Bizans diye bir devletin varlığını çok önceden
tanımış olması, Bir kilisenin papazı olan sayın
Bartelemeos'a devlet başkanı muamelesi yapması, daha birçok
garip dayatmalar yukarıdaki endişelerimizi
kuvvetlendirmektedir.
yapılacak olan nedir?
Öncelikle inandırıcılığı olmayan bu projelerin uygulanması
engellenmelidir.
Halkımızın çoğu hür iradeleri ile mülkünü dilediğine satar,
buradan maddi imkansızlıklar içinde olan vatandaşımızın para
ve sefalet ikliminden fırsat çıkarılmasına sebep olacak
böyle bir projenin iptal edilmesi gerekmektedir.
Fatih belediyemizden ve Hükümetimizden
beklentimiz, Pek çok 2. derece tarihi binanın projeden
çıkarılması, Yeni yapılacak binaları tarihine, aslına uygun
teknikle yeniden inşa edilmesini teşvik etmeleri.
Yabancılara Fatih ve Galata ilçelerinde yapılmakta olan mülk
satışlarında "Yunanlı ve Arap" muafiyetini genişleterek,
yabancıların mülk sahibi olmalarını %30 da sınırlandırarak
yabancıların çoğunluk konumuna geçmesini engellemektir.
Konu ve endişelerimiz kendimize
münhasır değildir, tarihte konu hakkında çok olaylar
olmuştur, günümüzde Bizans sevdalılarının davalarından
vazgeçtiklerini sanmıyoruz, bu konuda hatıraları tazelemek
adına aşağıda iki yazımızı sunuyoruz
hemen aşağıdaki yazı malûm Nutuktan alınmıştır, sayfa
sonunda ise biraz uzun olmasına rağmen konu hakkında çok
önemli belgelerin gündeme getirildiği Bir Forum tartışmasını
sunuyorum. Lütfen uzun demeyin bu forum yazıları çok çarpıcı
gerçekleri açık seçik ortaya koymaktadır.
PATRİKHANE VE ATATÜRK
İstanbul'un fethinden sonra, Müslüman olmayan toplumların
yaşayışına dair düzenlemeler, Fatih Sultan Mehmet'in
çıkardığı fermana bağlanmış, böylece Fener Rum Patrikhanesi
de denilen Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin yasal statüsü
süreklilik kazanmıştır.
Patrikhane, 1602'de Fener'de bulunan Ayios Yeoryios
Manastırı'na yerleşerek ve bu tarihten sonra faaliyetini
burada sürdürmektedir.
II. Mehmed'in çıkardığı fermanla statüsü saptanan Rum
Ortodoks patrikleri, cemaatin evlenme, cenaze gibi
adetlerini özgürce uygulayabilmesini denetliyorlardı.
Patrik, bir vezir statüsünde kabul edilir, kendisine divanda
yer verilirdi. Maiyetindeki diğer yöneticiler ile birlikte
her türlü hizmet ve vergiden muaftı.
Rum cemaatine dair konuların görüşüldüğü meclise başkanlık
eden patrik, hukuki ve cezai işlerde tam yetkili idi.
Böylece patrik, Rum Ortodoks toplumunun tartışmasız lideri
olarak, Bizans dönemindeki haklarından fazlasına
kavuşmuştur.
1856 Islahat Fermanıile patriklerin yetkileri, dini
konularla sınırlanmış ve seçim usulleri gözden
geçirilmiştir. Görev süreleri ömür boyu kılınarak sorumlu
oldukları davalardaki yetkileri genişletilmiştir.
Lozan Antlaşmasıyla Cumhuriyet döneminde patriklerin tüm
ayrıcalıkları kaldırılmış ve Türkiye Cumhuriyeti uyruğunda
bulunmaları koşulu getirilmiştir.
Cumhuriyet döneminde Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin etkinlik
alanı sadece dini konularla İstanbul'daki Rum cemaati ile
sınırlanmıştır.
Tarihin çeşitli dönemlerinde ülkemiz aleyhine zararlı
faaliyetlerde bulunan Fener Rum patrikhanesinin, başında
bulunan patrikler kendilerine tanınan hakları kötüye
kullanmışlardır. Şimdide Avrupa Birliği’ne sırtlarını
dayayarak Türkiye Cumhuriyetinden, Lozan Antlaşması
maddelerini delerek tavizler koparılması için çalışmalar
yapmaktadırlar.
Tarih sürecinde kısaca özetlendiğinde; MS.325 yılında
yapılan 1. İznik Ekümenik Konsili’nde üç apostolik
(havariler tarafından kurulmuş) kilisenin (Roma,
İskenderiye, Antakya) ekümenik olduğu kabul edilmişti.
Konstantinopolis kilisesi böyle bir nitelikten yoksun olduğu
için Iraklia (Hereclea, Ereğli) Metropolitliği’ ne bağlı
sıradan bir Episkoposluk olarak kaldı.
Bunu göz önünde tutan İmparator, II. Konstantinopolis
Konsili’ ni (381) topladı. İmparator’un önergesi üzerine
Konstantinopolis Piskoposluğu’na Patriklik statüsü verildi.
Antakya ve İskenderiye patrikleri, bu kumpasa karşı
çıkmadıkları için, kendi kiliseleri ve halk tarafından hain
ilan edildiler. Roma da bu bölgesel konsilin verdiği kararı
kabul edip onaylamadı.
431’de toplanan Efes Ekümenik Konsili’ nde üç ekümenik
patrikliğin (Roma, İskenderiye, Antakya) hak ve yetkileri
bir kez daha onaylandı; Konstantinopolis patriği afaroz
edildi. Görüldü gibi imparatorluk dahi patrikhanenin
ekümenikliğini tanımıyordu.
Sultan İkinci Mahmud'un “Öyleyse biz de hükmettik ki:
“Asırlarca kral gibi muamele ettiğimiz Patrik Gregorios ve
adamları Fener Patrikhanesi Orta-Kapısında asılalar ve
cesetleri dahi, ibret-i alem için 3 gün teşhir oluna...”
fermanı ile hainliği belirlenen patrik hakkındaki emri, 22
Nisan 1821’de yerine getirildi.
Osmanlı Devletinde uzun yıllar Rus sefiri olarak çalışan
İgnatief, hatıralarında, Sultan II. Mahmud Han’ın idam
ettirdiği, Rum isyanının baş planlayıcısı Patrik Gregorios’
un, Rus Çarı Alexandr’a gönderdiği mektubu açıklamaktadır.
Mektup ibret
vericidir:“Türkleri maddeten ezmek ve
yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler Müslüman oldukları
için, çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet
mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu hasletleri,
dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden,
an’ane lerinin kuvvetinden, Padişahlarına, devlet
adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat
duygularından gelmektedir. Türkler zekîdirler ve kendilerini
müsbet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları
müddetçe de çalışkandırlar.
Gayet kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta
karamanlık ve şecaat duyguları da an’anelerine olan
merbûtiyetlerinden (Bağlılıklarından) ve ahlaklarının
salâbetlerinden (Yüksek) ileri gelmektedir.
Türklerde evvelâ itaat duygusunu kırmak ve manevi
rabıtalarını kesr etmek, dînî metanetlerini zaafa uğratmak
icab eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliyye ve
maneviyyelerine uymayan harici fikirler ve hareketlere
alıştırmaktır. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türklerin
kendilerinden çok kudretli ve zahiren kalabalık hakim
kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak
ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün
olabilecektir.
Bu sebeple Osmanlı Devletini tasfiye için mücerret olarak
harp meydanlarındaki zaferle kafi değildir.
Hatta sadece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyetini ve
vakarını tarik edeceğinden, hakikatlerine nüfuz etmelerine
sebep olabilir.Yapılacak olan, Türklere bir şey
hissettirmeden, bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.”
İşte tarihsel hainlik ve zararlı çalışmalarından örnekler
verdiğimiz patrikhane hakkında yüce önderimizin
düşüncelerini de belgelerle açıklayalım;
Mustafa Kemal Atatürk'ün "Nutuk" da yer alan ifadelerini
incelediğimizde:
" Bilahare elde edilen delil ve belgelerle kesinleşti ki,
İstanbul Rum Patrikhanesinde kurulan Mavri Mira heyeti, İl
İdareleri içinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve
propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaçı, resmi
muhacir komisyonu, Mavri Mira kuruluşuna hizmet etmekte.
Ermeni Patriği Zaven Efendi'de, Mavri Mira heyeti ile
birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum
hazırlığı gibi ilerliyor.
Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde kurulan ve
İstanbul'da ki merkeze bağlı Pontus Cemiyetleri de içten içe
yıkıcı çalışmalar yapıyor." ( Nutuk, Cilt:1, sayfa:2)
" Yıkıcı amaçla kurulan bu kuruluşlara benzer şekilde
Diyarbakır, Bitlis, Elazığ İllerinde, İstanbul'dan yönetilen
Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin amacı, yabancı
devletlerin koruması altında bir Kürt hükümeti kurmaktı.
Kendilerini satın alan devletlere hizmet ederek kişisel
çıkarlarını korumak için kurulan bu ve benzeri kuruluşların
asıl amacı; ülke dahilinde isyan ve ihtilal çıkarmak, milli
görüşü felce uğratarak, yabancı devletlerin müdahalesini
sağlamak idi." ( Nutuk, Cilt.1, sayfa:6-7)
Atatürk’ün belirlemeleri de patrikhanenin bizim lehimizde
çalışmadığını göstermektedir. Lozan'da Patrikhane'nin sadece
dinî bir kurum hüviyetinde kalacağına dair taahhüt üzerine
Patrikhane İstanbul'da bırakıldı.
Lozan öncesi Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Fransız Le
Journal Gazetesi'ne verdiği beyanatta: "Bir fesat ve hıyanet
ocağı olan, ülkede ayrılık ve ihtilaf tohumları saçan,
Hıristiyan hemşerilerimizin huzur ve refahı için de
uğursuzluk ve felaket sebebi olan Patrikhane'yi artık
topraklarımızda barındıramayız..." Türkiye dışında Türkiye
aleyhine yapılan gösterilerde Ortodoks kilisesi ve papazlar
ön safta yer almaktadırlar.
Patrikhane’nin "ekümenik" olması konusu, öncelikle
Hıristiyan Ortodoksların bir iç sorunu gibi gözükmekle
beraber, Rusya ve Ukrayna kiliselerinin, Fener’in "ekümenikliğini"
tanımadıkları da bir gerçektir. Aralarında ideolojik ve
teolojik ayrılıklar olduğu da ileri sürülmekte olup, asıl
konu Patrikhane’nin ekümenik olma durumunun siyasi
boyutudur. Ekümeniklik kavramı, "Hıristiyan şeriatının
egemen olduğu coğrafi alan" yaratacak ise, patrikhane’nin bu
kapsamda, Vatikan gibi bir bağımsız alan talebi olacağı
düşünülebilir, yeni hazırlanan vakıflar yasasının buna uygun
zemin hazırladığı da gözden kaçmamaktadır.
Günümüzde bunun gerçekçi bir talep ve gerçekleşmesi zor bir
endişe olduğu akıllara gelebilir.
Ancak Lozan Antlaşması, Patrikhane’nin ve Patrik’in
statüsünü de belirlemektedir. Bu statü "ekümeniklik" kavramı
ile bağdaşmamaktadır.
Ekümenikliğin tanınması halinde olabilecekleri basitçe
incelersek; Barhtolomeos, ekümenikal patrik unvanına sahip
olduğu takdirde, ilk icraat olarak ruhban okulunu (Halki
Teoloji Okulu) açacaktır, ruhbanlar için Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı olma mecburiyeti kalkacak, dolayısıyla dışarıdan
öğrenci ithal edeceklerdir, en korkulan nokta ise bunun
Vatikan usulü olmasıdır, bu noktaya gelindiği an "İstanbul
bizimdir" deyip mal varlıklarını talep edeceklerdir,
İstanbul için Konstantinopol ismini kullanmaları da
bugünlere hazırlık yaptıklarını göstermektedir.
Atina'da İstanbul'daki Rum mal varlığı ile ilgili çalışmalar
süratle yapılmaktadır, en uygun zamanda La Haye Adalet
Divanı'na gideceklerdir.
İstanbul’ da tarihi yarımada içerisinde Vatikan benzeri bir
din devleti yaratmak için Patrikhane Türk işbirlikçileri ile
birlikte yıllardır çalışmaktadır. Yabancı vakıfların mülk
edinmelerinin yasak olduğu dönemde dahi bu bölgede arazi ve
bina satın alıp bunları patrikhane ye ait vakfa
bağışlayanlar titizlikle incelenmelidir. Araştırmacı
gazetecilerimize ve yazarlarımıza küçük bir ipucu vererek
yazımızı noktalayalım:
Bakalım arazi ve binaları satın alarak, bu hibeleri en
çok yapan kişi hangi onursal başkan çıkacak?
Avrupa Birliğine alınması asla gerçekleşmeyecek olan Türkiye
Cumhuriyetinin vatandaşı gözüken bu kişi bütün bu hayırları
ne karşılığında yapıyor?
Herkese saygılar.
Mukbil GÜLKOKAN'DAN AKTARMA
Kaynakçalar:
Nutuk M.Kemal Atatürk
Doç. Mehmet Çelik –Türkiye’nin Fener Patrikhanesi Meselesi
General İgnatiev’in hatıraları
İlgili diğer haberimiz için
tıklayınız
http://www.fatihhaber.com/ekumenikforum.htm |