.Peygamberimiz s.a.v "Yalan" üzerine
hadisleri

Güzel bir insan olmanın en kısa yolu İslam'dan geçer
Peygamberimiz s.a.v “Yalan” üzerine;
Peygamberimiz (sav) sahabelerine şakalar yapar, onlarla
birlikte gülerdi
Sahabelerin aktardıkları olaylardan anlaşıldığı gibi,
Peygamber Efendimiz hem ailesi hem de sahabeleri ile sık sık
şakalaşır, onların yaptıkları esprilere güler ve onlara
güzel isimler veya lakaplar takardı. Ancak, her konuda
olduğu gibi şakalaşma konusunda da Peygamberimiz (sav) çok
ince düşünceli, vicdanlı ve anlayışlı davranırdı.
Peygamberimiz (sav)'in şakalar konusunda ashabına verdiği
tavsiyeler şöyle özetlenebilir:
"Ben şaka yaparım ama sadece doğru olanı söylerim"
"Bir Müslüman'ın kardeşini korkutması helal değildir"
"Kardeşinle münakaşa etme, alaya alarak onunla şakalaşma."
"Başkalarını güldürmek için yalan söyleyene yazıklar olsun."
"Kul, şaka da olsa yalan söylemeyi, doğru da olsa münakaşa
etmeyi bırakmadıkça iyi bir mümin olamaz."
"Şaka da olsa yalan söylemeyin 1
Kaynaklar:
1-(Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr.
İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 209)
."175
------------
Yalancılık çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı haram
kılmış ve şiddetle yasaklamıştır.
Yalan rûhî bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan
korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe
alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır.
Cenab-ı Hakk"Yalan sözden kaçının" (Hac, 22/60) diye
emrettiği halde basit dünya menfaatleri için yalan
söyleyenler vardır. Özellikle yalan yere şahitlik yapmak çok
kötü bir davranış ve büyük bir günah sayılmıştır. Gerçek bir
müslüman kendi aleyhinde de olsa, doğru söylemeli ve asla
yalana yaklaşmamalıdır.
Çünkü Allah Teâla şöyle buyurmuştur:
"Ey iman edenler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeğe
çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen şâhidler olun.
Velev ki, o şahitliğiniz nefisleriniz yahut ana babanızla
yakın akrabanız aleyhine olsun. İster üzerine şahitlik
yapılan kimseler zengin veya fakir bulunsun"(Nisa, 4/135).
Peygamber Efendimiz de, yalan söylemenin ve yalan şahitlik
yapmanın büyük günahlardan olduğunu ısrarla belirtmiştir (Riyazü's-Sâlihîn,
III, 138). Ayrıca yalanın münafıklık alâmetlerinden olduğunu
haber vermiştir.(Müslim, İman, 107).
Dinimizde sadece üç yerde yalan söylemeye izin verilmiştir:
a)Zulüm ve haksızlığa uğramış bir adamın can, mal veya
namusunun zarar görmekten kurtarılması için;
b) Dargın olan karı-kocayı veya iki kişiyi barıştırmak için.
Çünkü Rasûlullah,"İnsanlar arasını düzelten, bunun için
hayırlı söz söyleyen ve hayırlı söz ulaştıran kimse yalancı
değildir"(Müslim, Birr ve Sıla, 27) buyurmuştur.
c) Harpte düşmanı yenmek için.
Yalanın kötülüğüne gelince, Peygamberimiz (s.a.s.);Yalan
kötülüğe, kötülük Cehennem'e götürür. İnsan yalancılık yapa
yapa, nihayet Allah katında yalancılardan yazılır" (Buharî,
Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105) buyurmuştur. Yalanın en
büyük kötülüğü işte budur. Yani, insanı Allah Teâla'nın
rızasından uzaklaştırıp Cehennem'e götürmesidir. Ayrıca
yalan insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder,
toplum içinde karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar,
yerine düşmanlık tohumları eker. Yalan er geç ortaya
çıkacağından, yalancılar, kendilerine güvenilemeyen, saygı
duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler. Kısaca
yalan, insanı dünyada da ahirette de felâkete sürükler.
Yalan yere yemin eden kişi, Allah'ı yeminine şahid
göstererek insanları kandırmak istediği için O'nun mukaddes
adını istismar etmekte, O'na iftirada bulunmaktadır. Bu
nedenle Hz. Peygamber,büyük günahların en büyüklerinden
birinin de yalan yemin olduğunu söylemiştir. (Buharî, Edeb,
6). "Birbirinizi aldatmak için (yalan) yemin etmeyin, bu
yüzden yere sağlam basan ayak sürçebilir ve Allah yolundan
alıkoymanıza karşılık kötü bir azab tadarsınız. Bunun için
size (ahirette de) büyük bir azab vardır"(Nahl,16/94) âyeti,
yalan yeminin cezasının ilahî azab olduğunu belirtmektedir.
Bir kimse geleceğe yönelik yaptığı bir yemini bozduğunda,
kefaretini ödemek suretiyle yeminin günahından
kurtulur;fakat yalan yemin öyle büyük bir günahtır ki, onun
cezasını keffaret dahi düşüremeyeceği için, yalan yeminde
keffaret olmaz. Böyle bir günah işleyen kişi, yalanına şahid
gösterdiği Allah'a tevbe etmeli, af dilemeli ve bir daha bu
günahı işlememelidir. Onun günahım ancak Allah affedebilir.
Yalan yeminle başkalarının hakkı alınmışsa, velev ki bu
kanun yoluyla olsun, ikinci bir günah daha işlenmiş olur.
Haksız yere elde edilen bu hak, sahibine ödenmedikçe tevbe
ile kurtuluş olmaz. Mesela bir kimse, ödemediği borcunu bile
bile "ödedim" diye yemin etse, karşı taraf da alacağını
isbat edemese ve hâkim, yalan yemin edenin borçsuz olduğuna
hükmetse, bu kişi iki büyük günahı birden işlemiş olur.
Bir de dikkatsizlik, kötü alışkanlık, hata... gibi
sebeplerle yalan yere yemin etmek durumuna düşülür. Şüphesiz
ki bunun günahı diğeri gibi değildir. Fakat gelişi güzel,
lüzumsuz yere Allah'ın adını anmak da bir günahtır. Bu
nedenle dile hakim olmalı, yemini alışkanlık haline
getirmemeli, ancak çok önemli durumlarda yemin etmelidir.
Yeminde niyet, yemin ettirenin maksadına göredir. bu
nedenle, yemin eden kişi kalbinden başka şeyleri geçirerek
yemin ederse yine yalan yemin etmiş olur.
-------------------
Her insanda bulunması gereken 40 vasıf
Kurân ahlakı ile ahlâklanmış şuurlu bir Müslümanda bulunması
gereken başlıca özellikler şunlardır:
1- Allahın birliğine ve Ondan başka ilâh olmadığına, Allahın
meleklerine, peygamberlerine, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)ın
Allahın kulu ve peygamberi olduğuna, peygamberlere kitap
gönderildiğine, âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye,
hayır ve şerrin Allahın yaratmasıyla olduğuna şüphesiz
inanır ve dili ile de bunları ifade (ikrar) eder.
2- Allahın emreylediği ve Hz. Muhammed (aleyhisselam)ın
gösterdiği şekilde namazını kılar, orucunu tutar, malının
zekâtını verir. Ayrıca yetimlere, yoksullara, muhtaçlara,
hısım ve akrabalara, yolda kalmışlara malı ve imkânları ile
seve seve yardımda bulunur.
3- Allahın ve Hz.Peygamberin emirlerine itâat eder ve ahlâkî
vazifelerini eksiksiz yapar.
4- Mühim ve tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz, gevşeklik
göstermez. Allaha itimat eder.
5- Felâketleri metanetle karşılar. Bunları sarsılmadan
atlatabilmek için, bütün kuvvetini sarf eder, sabır ve
tahammül gösterir. Allahtan ümidini kesmez.
6- Ana-babaya itaat eder, onların kalplerini kıracak en ufak
sözlerde ve işlerde bulunmaz.
7- Sözünde durur, ahdine vefa gösterir, emanete hıyânet
etmez.
8- Üzerine aldığı her türlü vazifeyi, en güzel şekilde
yapmaya çalışır.
9- Kılık kıyafetini, oturup yattığı yeri, bütün eşyalarını
kirden ve pastan; kafasını kötü fikirlerden; kalbini fena
duygulardan; dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Beden
ve ruh temizliğiyle herkese örnek olmaya çalışır.
10- İnsanlar arasında ihtilaf çıkarmaktan, insanları
birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır.
11- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz ve
ortaya dökmez.
12- Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez.
13- Şahsiyetini kumar, içki, uyuşturucu sıgara gibi kötü
alışkanlıklardan korur; riyakârlık, dalkavukluk ve
hilebazlığa tenezzül etmez.
14- Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük taslamaz.
15- Kötülüğün, ahlâksızlığın her çeşidinden; gizlisinden,
açığından, büyüğünden, küçüğünden sakınır; daima halkın
iyiliği için çalışır.
16- Özü sözüne, içi dışına uygun ve dosdoğru olur.
Her nerede olursa olsun, kendi aleyhine bile bulunsa, hak ve
doğruluktan ayrılmaz. Düşmanlarına karşı dahi adaleti ve
insafı elden bırakmaz. Onların düşmanlıkları dolayısıyla,
adaleti çiğnemez.
17- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalan şahitliği
yapmaz. Yalancılıktan nefret duyar.
18- Nefsinin alçak ve süflî arzularına uyarak doğru yoldan
sapmaz. İffetten şaşmaz. Kötülerle dostluk kurmaz.
19- İsraftan da, cimrilikten de sakınır.
20- Ne eliyle, ne diliyle hiçbir kimseyi incitmez.
21- Komşularını sever ve sayar ve onları hiçbir şekilde
gücendirmez.
22- Varlık zamanında da, darlık zamanında da başkalarına
elinden geldiği kadar yardımda bulunur.
23- Öfkesini yenerek, kendine karşı yapılan kusur ve
kabahatleri afveder, intikam sevdasına düşmez.
24- Bir kötülük işler veya bir haksızlık yapacak olursa,
hemen Allahı hatırlayarak Ondan af ve mağfiret diler,
yaptığına pişman olur. Telafisi cihetine gider.
25- Her iyi işe destek olur, maddî ve mânevî yardımda
bulunur. İnsanlara iyilik tavsiye eder. Fenalığa ve zulme
asla yardımcı olmaz. Kötüleri korumaz ve herkesi kötülükten
çevirmeğe çalışır.
26- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife bilir. Kin
gütmez, kimseye haset etmez, herkese faydalı bir insan
olmağa özenir.
27- Fertlerin ve toplulukların nasıl yükseldiklerini, nasıl
gerilediklerini ve nasıl düştüklerini tetkik ederek,
onlardan ibret alır ve bu suretle başkalarının düştükleri
hatalara düşmemeye çalışır.
28- Kim söylerse söylesin hakkı kabul eder. İlim ve hüneri,
hikmet ve hakikati, nerede bulursa alır ve bunda hiç taassup
göstermez.
29- Asla tembel değildir. Dünya için hiç ölmeyecekmiş gibi
çalışırken, yarın ölecekmiş gibi de âhirete hazırlanır, her
iki vazifesini de eksiksiz yapar.
30- Allah yolunda, millet ve memleket uğrunda her türlü
fedakârlığa katlanır, yerine göre canını bile vermekten
çekinmez.
31- Yapacağı bir işin önünü sonunu düşünmeden, hatırına
gelir gelmez hemen yapmaya kalkışmaz. İbadetinde ve hayır
hizmetlerinde acele ederek görevini eksik bırakmaz; ama
geriye de kalmaz, daima ileri koşar.
32- Müslümanların derdini kendine dert edinir ve onların
iyiliğine çalışır. Hastalarını arayıp sorar, sıkıntılarını
gidermeye uğraşır, cenazelerine gider, kendisinden büyük
olanları, hele ihtiyarları sayar, küçüklere acır ve her
canlıya karşı şefkatli olur.
33- Herkese kardeş muamelesi yapar, başkalarının
hayatlarına, haklarına, kendisininki gibi saygı duyar.
34- Kimse ile alay etmez, kimseye kötü bir lakap takmaz.
Dilini gıybet, iftira ve yalandan; her türlü kötü ve çirkin
sözlerden korur.
35- Herkesle hoş geçinir, dargınları barıştırmaya çalışır,
üç günden fazla hiç kimseye küs durmamaya gayret eder.
36- Sevdiğini Allah için (yani bir karşılık beklemeyerek)
sever; sevmediğini de yine Allah için sevmez.
37- İşlerinde kararsız ve evhamlı olmaz. Bir işin meydana
gelmesi için mutlaka yapılması gereken sebeplere yapıştıktan
sonra, Allah’a tevekkül eder.
38- Allah ve Peygamber sevgisini, her şeyden üstün tutar.
Allah sevgisi ve Allah korkusu, onun bütün dünyasını kaplar.
39- Her ne suretle olursa olsun şüpheli şeylerden kaçınır.
40- Bir Müslüman için en büyük gaye; hakiki bir Müslüman
olmaya çalışmak, Müslümanlığın öğrettiği faziletleri yaşamak
ve yaşatmak ve bu suretle bütün insanlığa örnek olmaktır..
............................................
MÜMİN YALANCI OLAMAZ!
Yalan; nifak alâmetlerindendir. Peygamberimiz:
Yalan nifakın kapılarından bir kapıdır buyurmuştur.
Yalan, büyük bir hıyânettir. Peygamberimiz bu hususta da:
En büyük hıyânet, arkadaşına haber verdiğin sözde o sana
inandığı halde, senin ona yalan söylemendir buyurmuştur.
Çünkü yalanda emniyeti su-i istimal, itimadı kötüye
kullanmak durumu vardır.
Yalan yalanı çeker. Yalana alışan kimse, artık onu âdet
haline getirir. Peygamberimiz bu duruma da şu şekilde işaret
buyurmuşlardır:
Kişi yalan söylemek ve yalancılıkla meşgul olmak sebebiyle,
Allah katında yalancılar sınıfına yazılır.
Peygamberimiz, devamlı yaptıkları bir dualarında şöyle
buyururlardı:
Allahım, kalbimi nifaktan, edeb yerimi zinadan, dilimi de
yalandan temizle...
Yalancılık, îmanın zıddı bir hâldir. Zira küfrün esası
yalandır. Gerçek mümin yalana tenezzül etmez. Yalan yoluyla
insanları aldatmayı kendine yakıştırmaz.
Abdullah bir Cerad, bir gün Peygamberimize:
- Mümin zina günahı işleyebilir mi? diye sormuştu.
Peygamberimiz:
- Olabilir, diye cevap verdi. Hz. Abdullah bu sefer:
- Yalan konuşur mu? diye sorunca, Peygamberimiz:
- Hayır, konuşmaz, buyurdu. Sonra da şu âyeti okudu:
Yalan uyduranlar, ancak Allahın âyetlerine inanmayanlardır
(en-Nahl, 105).
Bu hususta şu hadîs-i şerif de mânidardır:
Her haslet müminde bulunur. Yalnız hıyânet ile yalan
bulunmaz.
Yalan yere yemîn etmek, yalan konuşmaktan çok daha kötüdür.
Çünkü burada yalana Allahı şahid tutmak durumu vardır. Bu
sebeble Peygamberimiz:
Kim bir Müslümanın haksız yere malını almak için, yalan
yemîn ederse, Allah Teâlâ, kendisinden gazaplı olduğu halde,
Allaha mülâki olur buyurmuştur.
ŞÖHRET, KALBİ ÖLDÜREN ZEHİRLİ BAL...
Şöhret; insanlar nezdinde şan ve şeref kazanmak, itibar
bulmak, ün yapmak, övülmek demektir.
İslâma hizmet yolunda ihlâsla çalışan, Allahın meşhur ettiği
kimseler hariç, şöhret peşinde olmak kötü bir haslettir.
Enes bin Mâlikin rivayetinde Peygamber Efendimiz:
Dîninde olsun, dünyalığında olsun parmak ucu ile
gösterilmek, kula kötülük olarak yeter. Allah Teâlânın
korudukları bundan müstesnâdır buyurmuştur.
Şöhret isteği kalbi öldürür, insanı riyâya götürür.
Bu yüzden İslâm büyükleri şöhretten, etraflarına adam
toplamaktan sakınırlardı.
Adamın biri bir yolculukta İbn-i Muhayrize arkadaş olmuştu.
Ayrılacağı zaman:
- Bana bir öğüt ver, demişti. İbn-i Muhayriz de:
- Mümkünse bil, fakat bilinme. Yürü, fakat peşinden kimseyi
sürüklemeye kalkışma. Sor, fakat kendine soru sordurup da
bilgiçlik taslama... dedi.
Adamın biri Bişr bin Hâris
- Bana vasiyet et, dedi. Bişr de:
- Şöhretten sakın, temiz lokma yemeye gayret et, cevabını
verdi.
Bişr-i Hafî, Şöhreti sevenin dîni zayıflar, rezîl olur.
Şöhreti seven kimse, âhiretin zevkine eremez demiştir.
Bediüzzaman da:
Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır ve
insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musibete
düşersen İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn de, o belâdan
kurtul demiştir.
Kulun, kendinin bir gayreti olmadan Allah Teâlânın teşhiri
ile meşhur olması, kötü bir durum değildir. Esasında
şöhretin fitne oluşu, zayıf iradeli insanlar içindir. Yoksa
kuvvetli iradeye sahip olanlar, zaten şöhrete kıymet
vermezler.
ÖZ TAŞIYAN İNSANLARA PİRİM VERMEYİN!
İslâmın menettiği kötü huy ve davranışlardan biri de
nemîmedir. Nemîme; söz getirip götürmek, koğuculuk yapmak,
gammazlamak, birinin aleyhinde konuşulan sözü, ifsat niyeti
ile kendisine ulaştırmak demektir.
Müslümana yakışan, insanların hallerinden hoşa gitmeyecek
bir şeyi gördüğü veya duyduğu zaman susmasıdır.
Ancak bir Müslümana faydası olacak veya bir kötülüğü
önleyecekse onu açıklayabilir. Birinin, bir adamın hakkını
yediğini gördüğünde, onun aleyhinde şahitlik yapmak gibi.
Koğucular ve gammazlar yüzünden nice dostların arası açılır,
nice düşmanlıklar baş gösterir.
KOĞUCULUĞU ÖNLEMENİN YOLLARI
Kendisine söz getirilen kimseye 6 vazife düşmektedir:
1. Kendisine getirilen sözlere hemen inanmamalıdır. Zira,
arada lâf götürüp getiren, gammazlık eden kimseler fâsıktır.
Şehadetleri makbûl değildir. Kurda:
Ey müminler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse,
onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden bir millete,
topluluğa fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman
olursunuz. (el-Hucurât-6) buyurulmaktadır.
2. Lâf getiren kimseyi, bu hareketinden dolayı aşağılamalı,
yaptığı işten vazgeçirmeye çalışmalıdır.
3. Allah için, lâf getirip götürme hareketine kızmalıdır.
Zira bu fiil Allah katında sevimsiz bir iştir. Allahın
sevmediği bir işe buğzetmek ise vacibdir.
4. Gammazın sözü ile, gammazladığı adama sui zan
etmemelidir.
5. Gammazın sözüne hiç değer vermemeli, onu mesele
yapmamalı, doğru olup olmadığını araştırmaya bile ihtiyaç
duymamalıdır.
6. Gammazın sözünü başkalarına anlatarak, kendisi de gammaz
durumuna düşmemelidir.
Halife Ömer bin Abdülâzize birisi gelerek:
- Filânca senin için şöyle şöyle diyor, dedi. Ömer bin
Abdülâziz de ona cevaben:
- İstersen bu işi araştıralım. Şayet yalancı çıkarsan Bir
fâsık size haber getirdiği zaman... (el-Hucurât-6) âyetinin
hükmüne girersin. Şayet duyduğun doğru çıkarsa.
Dili ile iğneleyen, koğucuk eden (Kalem, 11) âyetinin
şümûlüne dahil olursun. Her iki halde de mesulsün. İstersen
3. şıkkı tercih edelim. Seni bu sözden affedelim. Hiç
duymamış ve söylememiş ol. Bu iş de böylece kalsın dedi.
Adam da:
- Af diliyorum. Bir daha böyle bir işe girmem, karşılığını
verdi.
Bir bilge kişiyi, dostlarından biri ziyarete gelir. Ziyaret
sırasında, ona, diğer bir dostunun, aleyhinde olan sözlerini
anlatır. Bilge kişi:
- Bu ziyaretin çok kötü oldu, der.
Adam sebebini sorar. Bilge kişi de durumu şöyle izâh eder:
- Çünkü, ziyaretinde üç büyük hatâ işledin:
Birincisi, dostumla aramı açtın.
İkincisi, kalbimin huzurunu kaçırdın.
Üçüncüsü de, sana olan itimadımı kırdın.
Bu sözle koğuculuğun bütün zararları ifade edilmiş
olmaktadır.
CÖMERTLİKTE EN ÜSTÜN DERECE
Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına yardımda bulunmak,
başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmek,
Müslümana has ulvî bir haslettir. Bu haslete îsar hasleti
denilmiştir.
Îsar, cömertliğin en üst derecesidir. Cömertlik, insanın
muhtaç olmadığı şeyi, ihtiyacı olanlara vermektir. Kendisi
muhtaç olduğu halde başkasına vermek, elbette daha üstün bir
meziyet, erişilmesi güç bir fazilettir.
Îsar hasletinin üstünde bir ahlâkî derece yoktur. Allah
Teâlâ bu bakımdan ashâb-ı kirâmı övmüş ve Kendileri zaruret
içinde bulunsalar bile, başkalarını kendilerinden önde
tutarlar, tercih ederler (el-Haşr, 9) buyurmuştur.
Resûl-i Ekrem (A.S.M.) da şöyle buyurmuştur:
Kim canı bir şey istediği halde, başkasını kendi üzerine
tercih ederse, günahları bağışlanır.
Hz. Âişe validemiz: Resûl-i Ekrem dünyadan irtihal edinceye
kadar 3 gün birbiri peşine karnımız doymamıştır. Dilesek
doyurabilirdik, fakat daima başkalarını kendimize tercih
ederdik buyurmuştur.
Bir gün Peygamber Efendimize bir misafir geldi. Evde
yedirecek bir şeyi yoktu. Ensardan bir zat misafire sahip
çıktı. Alıp evine götürdü. Evde yalnızca bir kişilik yemek
vardı. Kendileri yemeyip onu misafire verseler, misafir
yemezdi. Ensarlı sahabî buna bir çare bulmakta gecikmedi.
Bir bahane ile yemeğe ışıksız, karanlıkta oturdular. Kendisi
yer gibi ağzını kımıldatıyor, sofraya elini götürüp
getiriyor, fakat hiçbir şey yemiyordu. Misafir durumun
farkında olmadan kaptaki yemeği yedi. Böylece misafir
karnını doyurdu. Ev sahipleri ise, aç kaldılar. Sabahleyin
Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ev sahibine:
Allah Teâlâ sizin misafirinize karşı takındığınız bu
tavırdan razı oldu buyurdu. Ayrıca bu hâdise üzerine
yukarıda meâlini verdiğimiz îsar âyeti nâzil oldu.
Abdullah bin Cafer bir gün arazisine giderken, yolda bir
başkasının hurmalığına uğramıştı. Orada siyahî bir köle
çalışıyordu. Köle azığını aldı. O sırada bir köpek de bahçe
duvarından içeri sıçradı. Köle üç parça halindeki azığını bu
köpeğe attı. Köpek ekmekleri yedi. Abdullah bakıyordu.
Köleye döndü ve:
- Her gün ne miktar nafakan var, diye sordu. Köle de:
- İşte bu gördüklerin, dedi.
Abdullah:
- O halde niçin hepsini köpeğe attın? dedi. Köle:
- Bu köpek uzaktan gelmiş, halinden çok aç olduğu belli. O
aç iken ben karnımı doyuramam, dedi.
Abdullah:
- Peki sen bugün ne yapacaksın, ne yiyeceksin? diye sordu.
Köle:
- Ben de bugün böyle idare ederim, dedi. Abdullah:
- Şu köleye bak. Ben ondan daha zengin olduğum halde, o
benden daha cömerttir, diye kendi kendine söylendi. Ve bahçe
ile birlikte köleyi ve içindeki malzemeyi satın aldı. Köleyi
âzâd ederek, bahçeyi de kendisine hediye etti.
Hz. Ömerin anlattığı şu hâdise de mânidardır:
Resûl-i Ekrem’in ashâbından birine bir koyun kellesi
hediye edildi. Bu zat:
- Falanca kişi benden daha açtır diyerek kelleyi ona
gönderdi. Kelle bu şekilde 7 kişiyi dolaştıktan sonra
nihayet ilk verilene geri geldi. Çünkü içlerinde en açı o
idi.
Huzeyfe şöyle anlatmıştır:
Yermük harbi sırasında yaralılar arasında bulunan amcamın
oğlunu aramak üzere çıktım. Yanımda bir miktar su vardı.
Amca oğlunu buldum. Su isteyip istemediğini sordum. İsterim,
dedi. Tam suyu vereceğim zaman öteden biri:
- Ah, su diye inledi. Amcaoğlu ona gitmemi ve suyu ona
götürmemi işaret etti. Gittim, baktım ki Asın oğlu Hişam.
Tam ona su verirken öteden biri, ah diye inledi. Hişam da,
beni ona gönderdi. Gidinceye kadar o kişi öldü. Hişama
döndüm. O da ölmüştü. Amca oğluna geldiğimde onun da vefat
ettiğini gördüm. Neticede su elimde kalmıştı. Allah hepsine
rahmet etsin.
Bizi güçlü yapan, yediklerimiz değil, hazmettiklerimizdir.
Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil, muhafaza
ettiklerimizdir.
Bizi bilgili yapan, okuduklarımız değil, kafamıza
yerleştirdiklerimizdir.
Ve bizi sevimli yapan da, başkalarına verdiğimiz öğütler
değil, onları kendimizde uygulamamızdır.
Ali Havvâsa, Müslümanın karşılaşabileceği tehlikeler
nelerdir? diye sorulduğunda şu cevabı vermişti:
- Aklın âfeti, devamlı ve lüzumsuz çekişme ve mücadele
yapmasıdır.
İmanın âfeti, inkardır.
Amelin âfeti, tembelliktir.
İlmin âfeti, iddia sahibi olmaktır.
Sevginin âfeti, şehvet yolunu tutmasıdır.
Tevazünün âfeti, tahkir olunacak derecede, kendini aşağı
tutmaktır; tezellüldür.
Sabrın âfeti, Allah Teâladan başkasına şikâyette
bulunmaktır.
Azizliğin ve büyüklüğün âfeti, kibirlenmek, böbürlenmektir.
Cömertliğin âfeti, israftır.
Arkadaşlığın âfeti, kavgadır.
Anlayışın âfeti, münakaşadır.
Allah Teâlaya dua etmenin âfeti, baş olmaya, liderliğe
meyilli olmaktır.
Zulmün âfeti, yayılmasıdır.
Adaletin âfeti, intikam duygusuna bürünmesidir.
Hürriyetin âfeti, sınırları aşmak, halden taşmaktır.
AHİRET AZIĞI
Ebu Zerr Hazretleri bir gün, Kabenin yanında ayağa kalktı ve
halka hitaben şu konuşmayı yaptı:
- Ey insanlar! Sizden biriniz yolculuğa çıkmak istese, yolda
kendisine yarayacak ve kendisini hedefine ulaştıracak kadar
azık almaz mı?
- Evet alır.
- Âhiret yolculuğu, dünyada çıkmak istediğiniz
yolculuklardan daha uzundur. Öyle ise, bu yolculukta size
yarayacak azık edinin.
- Bu yolculukta bize yarayacak azık nedir?
- Sizi bekleyen büyük felaketlerden kurtulmak için Hac
ediniz.
Sıcağı çok şiddetli olan uzun bir gün için oruç tutunuz.
Gecenin karanlığında kabirdeki yalnızlığa karşı, vakit
namazlarını ve 2 rekat gece namazı kılınız.
Büyük bir günde beklemeye tahammül için, ya hayır söyleyiniz
veya kötü söylemeyip susunuz.
O günün zorluk ve sıkıntılarından kurtulabilmek için,
malınızdan zekât ve sadakalar veriniz.....
-------------------
Sevgi Ve Nefret
Arkadaşlıkta Sevgi Ve Nefret
Haberin olsun ki,
Arkadaşlık, güzel ahlâkın meyvesidir; ayrılık ise kötü
ahlâkın... Güzel ahlâk sevgi, yakınlaşma ve anlaşmayı
sağlarken; kötü ahlâk nefret, çekemezlik ve birbirine sırt
çevirmeye yol açar. Ahlâk, ne kadar iyi olursa meyvesi de o
kadar iyi olur.
Güzel Ahlâk
Güzel ahlâkın dindeki önemi açıktır. Allah Teâlâ, yüce
Peygamberini güzel ahlâkı ile överek, şöyle buyurmuştur:
"Sen üstün bir ahlâka sahipsin."
Hz. Peygamber de (s.a.v.) bir hadisinde şöyle
demiştir:"İnsanların cennete girmelerine en fazla yardımcı
olan, Allaha karşı sorumluluk bilinci taşımaları ve güzel
ahlâklarıdır."
Üsâme b. Şüreyk (r.a.) şöyle anlatmıştır:
"Hz. Peygambere (s.a.v.): "Ey Allahın Resûlü! İnsana verilen
en hayırlı şey nedir?" diye sorduk. Hz. Peygamber (s.a.v.):
"Güzel ahlâktır." cevabını verdi." Yine çeşitli hadislerde
şöyle buyurulmuştur:
"Ben ahlâkî erdemleri tamamlamak için gönderildim."
"Teraziye konulacak amellerin en ağırı, güzel ahlâktır."
"Allah Teâlâ, ahlâk ve yaratılışını güzelleştirdiği kimseyi,
cehennemde yakmaz." Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.), Ebû
Hüreyreye (r.a.): "Ey Ebû Hüreyre! Güzel ahlâklı olmak için
çaba göster." dedi. Ebû Hüreyre (r.a.): "Ya Resûlullah!
Güzel ahlâk nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.):"Sana
gelmeyene gider, kötülük edeni affeder, vermeyene verirsin."
buyurdu. Güzel ahlâkın meyvesi, insanlarla arkadaşlık kurma
ve ilişkilerdeki soğukluk ve gönülsüzlüğün ortadan
kalkmasıdır.
Allah İçin Sevmek ve Nefret Etmek
Ağaç güzel olunca elbette meyvesi de güzel olacaktır. Nasıl
olmasın ki, arkadaşlığı -özellikle Allah sevgisi, Allaha
karşı sorumluluk bilinci ve din ekseninde kurulan
arkadaşlığı- öven birçok ayet, hadis ve İslâm âlimlerine ait
açıklamalar vardır.
Allah, insanoğluna verilmiş en büyük nimetlerden olan
birbirine ısınıp kaynaşma hakkında şöyle buyurur:"(O inanmış
kimseler ki,) uğrunda yeryüzündeki her şeyi toptan
harcasaydın, onların kalplerini birbirine ısındırıp
kaynaştıramazdın; ama işte Allah onları bir araya getirdi."
"Onun lütfu ile kardeş oldunuz." Devamında ayrılıktan
sakındırarak, şöyle buyurur:"Hep birlikte Allahın ipine
sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allahın size
verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken
kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da Onun lütfu ile kardeş
oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan
[nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki
hidayet bulasınız."
Allah Resûlü de (s.a.v.) arkadaşlık hakkında şöyle
buyurur:"Benim meclisime en yakın olanınız, ahlâkça en güzel
olup, çevresiyle hoş geçineninizdir. Onlar başkalarıyla,
başkaları da onlarla dostluk kurarlar."
|