Tasarının yasalaşması
sonrasında “riskli alanların” ve “riskli yapıların” belirlenmesi ile
ülkenin tüm afet riskli alanlarında var olan yapıların
“iyileştirilmesi”, “tasfiyesi” ve “yenilenmesi” konularında yetki genel
olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmekte, bu yerleşmelerin
asıl sorumlusu olan yerel yönetim birimleri devre dışı bırakılmaktadır.
Tasarıda bu yetkilerin ancak Bakanlık tarafından görevlendirilmeleri
halinde yerel yönetimlerce (belediyeler ve il özel idareleri) ya da TOKİ
tarafından kullanılabileceği düzenlenmiştir. Diğer bir ifade ile yerel
yönetimlerin kanunlarla verilmiş yetkilerini kullanması Bakanlık
görevlendirmesine bağlanmakta, yerel yönetimler sınırsız biçimde
Bakanlığın doğrudan vesayeti altına alınmaktadır.
Tasarıda yapılan
düzenlemeler, yerleşmelerin asıl sorumlusu olan belediyeleri başlangıçta
devre dışı bırakan, belediyeler arasında ayrımcılık yapılmasına, bazı
kentlerde belediye girişimlerinin önünü açarken, bazı kentlerde sürecin
tıkanmasına yol açacak biçimde ayrımcı uygulamalara olanak tanıyan bir
niteliğe sahiptir.
Tasarıda yer alan
benzer bir düzenleme ile Anayasaya Aykırı hükümler içeren 5393 sayılı
Belediye Kanunu’nun “Kentsel Dönüşüm” konulu 73’ncü maddesinde de
değişiklik yapılarak, belediyelerin kentlerde tek başına “kentsel
dönüşüm alanı” ilanı yetkisi tümüyle kaldırılmaktadır. Tasarının
yasalaşması sonrasında herhangi bir bölgenin kentsel dönüşüm alanı
olarak ilan edilmesi ancak “belediyenin talebi, Bakanlığın teklifi ve
Bakanlar Kurulu’nun onayı” ile gerçekleşebilecektir. Bu merkeziyetçi
yaklaşım, her ne kadar bütüncül değerlendirmeye olanak sağlarmış gibi
görünse de, tanımlanan tek taraflı karar süreci uygulayıcı yerel
yönetimlerin inisiyatifini tümüyle ortadan kaldırmaktadır.
2010 yılında TBMM
tarafından kabul edilen, sonrasında Odamızın Ankara’daki bir uygulama
üzerinden İdare Mahkemesi aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığı
73’ncü madde konusunda yapılan bu yeni düzenleme, yerel yönetimlerin
özerkliğine vurulmuş yeni bir darbedir. Diğer yandan, yapılan düzenleme,
anayasa aykırı bu yetkilerin merkezi olarak, hızlı ve kimi zaman yerel
yönetimlerin direnmesine rağmen kullanılma olasılığını da yarattığından
endişe vericidir.
Tasarının
yasalaşmasıyla kamunun elinde kalan son araziler de elden çıkarılacak,
kamusal fakirleşme yeni bir boyut kazanacaktır.
Tasarının 3’üncü
maddesinin 3’üncü fıkrasında yer alan hükümde; riskli alanlarda ve
rezerv yapı alanlarında (her ikisinde de Bakanlar Kurulu’na teklif
yetkisi Bakanlığa ait) hazine mülkiyetindeki alanların (askeri alanlar
dahil) tümüyle Bakanlığa tahsis edilmesi düzenlenmiştir. Tasarıya göre
bu alanların yerel yönetimlere ya da TOKİ’ye devredilebilmesi Bakanlığın
kararına bırakılmıştır.
Uzun yıllardan bu yana
yapılan satışlarla tükenme noktasına gelen kamu mülklerinden kalan son
parçaların da satışa konu edilerek talan edilmesinin yolunu açan bu
düzenleme, aslen kentsel sosyal ve teknik altyapı alanları için
kullanılması gereken bu alanların tümüyle ortadan kalkmasına neden
olacaktır. Özellikle askeri alanların kent içinde/merkezinde veya
yakınında geniş alanları kapsadığı göz önüne alındığında yüzde 60’ından
fazlası plansız ve kaçak yapılaşmış kentlerimizin sosyal ve teknik
altyapı alanı ihtiyacının karşılanması için son fırsat da kaçırılmış
olacaktır.
Diğer yandan yapılan
düzenleme, Bakanlık tarafından kentlerde asıl söz sahibi olması gereken
yerel yönetimleri devre dışı bırakacak uygulamalara, farklı siyasi
partilere mensup belediyeler arasında ayrımcılık yapılmasına da olanak
tanımaktadır. Tasarının yasalaşması sonrasında pek çok kentin gelişme
alanlarında, bazen de gelişme yönünün aksine, kentin nazım planlarıyla
çelişen konumlarda, Bakanlığın ve TOKİ’nin “belediyelere rağmen”
yapacağı uygulamaları görmek sürpriz olmayacaktır.
Tasarı içine özenle
zerk edilen düzenlemelerle, kentlerimizin rantı yükselen merkezi
bölgelerindeki kamu tesislerine yönelik talan süreci de hızlandırılmış
olacaktır.
Tasarının 3’üncü
maddesinin 4’üncü fıkrası ile Hazine dışındaki kamu kurumlarına ait
taşınmazların da, üstelik bu alanların riskli alanda olma koşulu da
aranmadan Bakanlığa tahsis edilmesinin, Bakanlık tarafından yapılaşma
amacıyla kullanılmasının ve bu alanların Bakanlık aracılığıyla TOKİ’ye
ya da belediyeye bedelsiz devrinin önü açılmaktadır.
Yapılan düzenlemede bu
devir işlemlerinin “hangi amaçla” ve “hangi koşullarda” yapılacağı
belirtilmemiş, oldukça genel bir yetkilendirmeye yer verilmiştir. Bu
düzenleme ile kentin rantı yükselen bölümlerinde yer alan okul, hastane
vb. kamu kurumlarına ait alanların Bakanlık, TOKİ ya da belediye
aracılığıyla talan edilmesinin de önü ardına kadar açılmaktadır.
Tasarı, riskli
yapıların yenilenmesi gerekçesi kullanılarak, mera alanlarının talan
edilmesini kolaylaştırıcı düzenlemeleri yasalaştırmayı amaçlamaktadır.
Tasarının 3’üncü
maddesinin 6’ncı fıkrasında ise hayvancılığı tükenme noktasına gelmiş
olan ülkemizin mera alanları hedef alınmıştır. Tasarıya göre, mera
alanlarından Bakanlık tarafından ihtiyaç duyulan alanların, sınırsız
biçimde, mera vasfının kaldırılması ve yapılaşmaya açılması
kolaylaştırılmaktadır.
Üzerinde yapılaşma
olmayan ve bu yönüyle afet açısından herhangi bir risk taşıma olasılığı
bulunmayan mera alanlarının devrini ve satışını kolaylaştıran bu
düzenleme ile ülkemiz hayvancılığının ve korunması gereken doğal
değerlerimizin ağır bir darbe daha almasının, geniş çaplı yeni bir
talanın önü açılmaktadır.
Gerektiğinde sağlam
yapılara da kanun hükümlerinin uygulanmasına ilişkin düzenleme açıkça
Anayasaya aykırıdır.
Amacı risk taşıyan
yapıların yıkılması ve yenilenmesi olan tasarının 3’üncü maddesinin
7’nci fıkrasında yer verilen düzenleme ile risk taşımayan yapıların da
“uygulama bütünlüğü” gerekçesiyle kanun hükümlerine tabi olacağı
belirtilmiştir. Bu düzenleme ile riskli yapıların yanı sıra risk
taşımayan yapılar, Bakanlığın belirleyeceği sınırların içinde kalmaları
durumunda yıkılabilecektir.
Böylesi bir düzenleme,
güvenli, risk taşımayan yapılarda oturan, “benim yapım risk taşımıyor,
güvendeyim” düşüncesine sahip olan kişilerin hukuksal güvencelerini,
barınma haklarını, konut dokunulmazlığını, belirsizlik taşıyan “uygulama
bütünlüğü” kavramı ardına gizlenerek, ortadan kaldıran yanlarıyla
Anayasaya aykırıdır.
Tasarıda yer verilen
mülkiyet hakkının kullanımının kısıtlanmasına ilişkin tanımlanan
yetkiler de açıkça Anayasaya aykırıdır.
Kanun Tasarısı’nın
4’üncü maddesinin ilk fıkrasında yapılmış olan düzenlemeyle, riskli
yapıların bulunduğu alanların yanı sıra, Bakanlık tarafından
belirlenecek, yapılaşmamış boş rezerv yapı alanlarında her türlü imar ve
yapılaşma işlemlerinin geçici olarak durdurulmasını öngörmektedir.
Riskli alanlar
açısından yerinde olan bu düzenleme, içerdiği belirsizlikler nedeniyle
kentlerde önemli sorunların yaşanmasına neden olabilecek, Anayasanın
Hukuk Devleti ilkesine aykırılık taşıyan bir düzenlemedir. Diğer yandan,
özellikle belediyelerin devre dışı bırakıldığı, Bakanlık ya da TOKİ
tarafından yürütülecek projelerde, bu türden uygulamalar belediyeler ile
proje alanında mülkiyet sahibi olan vatandaşlar arasında önemli
sorunların yaşanmasına neden olacaktır.
Riskli alanlardaki
yapılara verilen kamusal hizmetlerin durdurulmasına ilişkin düzenleme,
barınma sorunlarının çözümüne ilişkin kararlarla desteklenmediği sürece
bu alanlarda yaşayanlar açısından kabul edilemez bir niteliğe sahiptir.
Riskli yapı olarak
belirlenen yapıların yanı sıra, riskli alanlardaki yapıların tamamında,
yapılara elektrik, su ve doğalgaz hizmetlerinin verilmeyeceği, verilen
hizmetlerin durdurulacağına ilişkin, yapıların kısa süre içinde terk
edilmesini ve bölgenin zorunlu tasfiyesini sağlamayı amaçlayan
düzenleme, bu tür yapılarda yaşamak zorunda kalan yoksul kesimler ve
kiracılar açısından önemli sorunların yaşanması anlamına gelecektir.
Elektrik, su, doğalgaz
gibi hizmetlerin bir anda kesilmesi, bu tür yapılarda yaşamayı olanaksız
hale getirecek, bu bölgelerde/yapılarda yaşayanlar açısından önemli
sağlık ve güvenlik sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabilecektir.
Sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayan bu düzenleme, barınma hakkını
güvence altına alacak kararlarla desteklenmediği sürece kabul edilemez
bir niteliğe sahiptir.
Riskli yapıların
tahliyesine ve yıktırılmasına ilişkin düzenlemeler, uygulamada
ayrımcılık yapılmasına neden olabilecek belirsizlikler taşımaktadır.
Tasarının tahliye ve
yıktırma başlıklı 5’inci maddesinde yapılan düzenlemede var olan
“anlaşma ile tahliye edilen yapıların maliklerine veya kiracılarına
geçici konut veya işyeri tahsisi veya kira yardımı yapılabilir”
biçimindeki düzenleme, “yapılabilir” gibi belirsizlik içeren muğlak
tanımlamaları nedeniyle barınma hakkının yitirilmesine neden olabilecek
içeriğe sahiptir. Diğer yandan düzenleme, “anlaşma ile tahliye edilen”
tanımlamasıyla, anlaşmayı kabul etmeyenler açısından, geniş kesimlerin
barınma hakkından yoksun kalmasına neden olabilecek bir içeriğe
sahiptir.
Sosyal donatı ve
altyapı maliyetlerinin konutları yıktırılanlara ödetilmesi, yoksul
kesimlerin borç miktarını büyütecek, Anayasanın Hukuk Devleti ve Sosyal
Devlet ilkeleri ile çelişen bir düzenlemedir.
Tasarının 6’ncı
maddesinin 4’üncü fıkrasında yapılan “gerekli görüldüğünde Bakanlar
Kurulu kararı ile sosyal donatı ve altyapı harcamaları uygulama
maliyetine dahil edilmeyebilir” biçimindeki istisna düzenlemesi, genel
olarak sosyal donatı ve altyapı harcamalarının maliyete ekleneceğini
göstermektedir.
Böylesi bir uygulama,
riskli yapı olduğu için evleri yıktırılan geniş kesimlerin daha büyük
miktarlarda borçlandırılması anlamına gelen, Anayasa’nın Hukuk Devleti
ve Sosyal Devlet ilkeleri ile çelişen bir düzenlemedir.
Planlama kararlarına
yönelik “özel” standart belirleme yetkisi, sosyal ve teknik altyapı
standartlarının düşürülmesinin önünü açan, yenilenen alanların
yaşanabilir alanlar olmaktan uzaklaşmasına neden olabilecek bir
düzenlemedir.
Tasarının 6’ncı
maddesinin 6’ncı fıkrası ile Bakanlığa verilmek istenen “özel
standartlar” içeren planlar yapma ve onaylama yetkisi, riskli yapıların
bulunduğu alanlar ile rezerv yapı alanı olarak belirlenen bölgelerde,
İmar Kanunu ve bu kanun uyarınca çıkarılmış olan ve uyulması zorunlu
teknik ve sosyal altyapı standartlarına uyulmayabileceği anlamına
gelmektedir.
Böylesi bir yetkinin
kullanılması, Bakanlık tarafından kentlerin riskli yapı alanı ve rezerv
yapı alanı olarak tanımlanmış olan bölümlerinde, daha az yeşil alan,
daha az okul alanı, daha az sosyal ve kültürel tesis içeren planların
onaylanabilmesi demektir. Bu durum, geçmişin riskli yapı alanlarının,
gelecekte yaşanabilir, sağlıklı kent parçalarına dönüşmesini
engelleyecektir.
Riskli yapı olduğu
iddia edilen yapılara ilişkin yargıya başvurma hakkının kısıtlanması
Anayasanın Hak Arama Hürriyeti ile ilgili 36. maddesine aykırıdır.
Tasarının 6’ncı
maddesinin 9’uncu fıkrası ile
kanun kapsamında yapılan uygulamalara karşı yargıya başvurma hakkının
tebliğ tarihinden başlayarak 30 güne indirilmesi, 60 gün olan yargıya
başvurma hakkının 30 gün ile sınırlandırılması ve bu davalarda yürütmeyi
durdurma kararı verilemeyeceğine ilişkin düzenlemeler, Anayasanın Hak
Arama Hürriyetine ilişkin 36. maddesine açıkça aykırıdır.
Orman Kanunu’nun 2.b maddesine tabi olan arazilerin
satışından elde edilen gelirlerin dönüşüme aktarılmasına ilişkin
düzenleme, afet riskinden kaynaklanan korkunun Anayasaya aykırı bir
talana gerekçe yapılması anlamına gelmektedir.
Tasarının 7’nci maddesinin 1’inci fıkrasının b bendinde yapılan
düzenleme ile Orman Kanunu’nun 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (b)
bendine göre orman dışına çıkarılan yerlerin satışından elde edilen
gelirlerin bir bölümünün kullanılmasına ilişkin düzenleme, Anayasaya
aykırı orman alanı talanının riskli yapılar gerekçe yapılarak
meşrulaştırılması anlamına gelmektedir.
Yapılan düzenlemede, gelirlerin yüzde doksanını geçmemek üzere Bakanlar
Kurulu kararı ile belirlenecek bir miktardan söz edilse de alt sınır
koyulmamış, net bir tanımlama yapılmamıştır. Satışlardan elde edilecek
gelirlerin ne kadarının riskli yapıların yenilenmesi için
kullanılacağına ilişkin somut bir değere yer verilmemiş olması, bu
gelirlerin gerçek anlamda kentlerde var olan riskli alanların ve
yapıların yenilenmesi için kullanılıp kullanılmayacağı konusunda şüphe
yaratmaktadır.
Kamu İhale Kanunu’nu devre dışı bırakan düzenlemeler,
yapım firmaları arasında eşitlikçi yarışma olanağını ortadan kaldıracak,
ihalelerde suiistimal algılamasının oluşmasına neden olacaktır.
Tasarının 8’inci maddesinin 1’inci fıkrasında yapılan düzenleme ile
Kanun kapsamında yapılacak her türlü mal ve hizmet alımları ile yapım
işlerinin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 21-b maddesi kapsamına
alınmaktadır.
Böylesi bir düzenleme, ülke genelinde yapılacak yenileme ve dönüşüm
çalışmalarındaki alımların ve yapım işlerinin, katılımı ve rekabeti
arttıracak biçimde ilan edilerek yapılması yerine, Bakanlık, TOKİ ya da
yerel yönetimler tarafından sübjektif değerlendirmelere dayalı firma
seçimleri ile yapılması anlamına gelmektedir. Düzenlemenin yasalaşması
sonrasında yapılacak uygulamalarda, yandaş firmaların kollandığı,
ihalelere fesat karıştırıldığına ilişkin iddialar kaçınılmaz biçimde
yoğunlaşacaktır.
Uygulama aşamasında, barınma hakkının savunulması ve
dayatılan anlaşmaya karşı çıkarak direnç oluşturulması,
cezalandırılmaktadır.
Tasarının 8’inci maddesinin 3’üncü fıkrasında riskli yapı olarak tespit
edilen yapıların tespit, tahliye ve yıkımı vb. işlemlerini engelleyenler
hakkında Türk Ceza Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca işlem yapılması
öngörülmüştür.
Böylesi bir düzenleme, bugüne kadar kentsel dönüşüm alanlarında yaşanan,
bölgeyi soylulaştırmayı amaçlayan zor kullanarak gerçekleştirilen
tasfiyelerin benzerlerinin yaygınlaşmasına karşı böylesi girişimlere
karşı örneklerini gördüğümüz barınma hakkı direnişlerinin zor
kullanarak, cezalandırma tehditleriyle engellenmesi anlamına
gelmektedir.
İmar planlarının kamu yararına kararları üretmesinin
temel koşullarını oluşturan yasal kurallara uyulmayacak olması, Kanun
kapsamında yapılacak uygulamaların yaşanabilir çevreler üretmesini
engelleyecektir.
Tasarının “Uygulanmayacak mevzuat” başlıklı 9’uncu maddesinin 1’inci
fıkrasında yapılan, 3194 sayılı İmar Kanunu’nda ve ilgili diğer
mevzuatta var olan kısıtlamalara ve askı ilan sürelerine uyulmayacağına
ilişkin düzenleme yapılmıştır.
Yapılan bu düzenlemede yer verilen kısıtlamalar, sağlıklı bir yaşam
çevresinin oluşturulması amacıyla belirlenmiş standartlar ve
kurallardır. Plan yoluyla sağlıklı bir yaşam çevresi oluşturmanın ön
koşulu olan kurallardan vazgeçilmesi, Anayasa’nın 56. maddesinde yer
verilen “Konut Hakkı” ile ilgili “Devlet,
şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama
çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, …”
biçimindeki düzenlemeye de
aykırıdır.
Diğer yandan, bu alanlar için hazırlanacak planların askı ilan
sürelerine dahil olmayacağına ilişkin düzenleme, halkın bilgilenme,
katılım ve itiraz haklarını elinden almaya yönelik bir içeriğe sahip
olup, Anayasanın 2, 36 ve 125’inci maddelerine açıkça aykırılık
oluşturacaktır.
Tasarı ile ülkemizin tüm kıyılarında, tarım
alanlarında, zeytinlik alanlarında, meralarında, orman alanlarında ve
hatta sit alanlarında yaygın bir talanın önü açılmaktadır.
Tasarının “Uygulanmayacak mevzuat” başlıklı 9’uncu maddesinin 2’inci
fıkrasında yapılan düzenleme ile ülkemizin sahip olduğu önemli doğal ve
kültürel zenginlikleri koruma altına alan yasal kurallardan da sınırsız
biçimde vazgeçilmektedir.
Yapılan bu düzenleme riskli yapılar gerekçe yapılarak başlatılacak ağır
bir talan sürecini işaret etmektedir. Büyük bölümü Anayasaya aykırı olan
bu düzenlemeler ile Kıyı Kanunu ile korunan kıyılarda yaygın bir talan
sürecinin önü açılırken, tarım toprakları, zeytinlikler, meralar,
ormanlar gözden çıkarılmakta, doğal, kentsel ve arkeolojik sit
alanlarında olası bir talanın önün ardına kadar açılmaktadır. Yapılan
düzenleme ile bugüne kadar oluşturulan doğal ve kültürel çevrenin
korunmasına ilişkin tüm mevzuat yok sayılmaktadır.
Tasarı ile diğer mevzuatta yapılan değişiklikler de
kamu yararından oldukça uzaktır. Bu kapsamda Orman Kanunu’na eklenmek
istenen Ek Madde-13, orman alanlarında önemli bozulmalara ve yeniden
orman kaybının yaşanmasına neden olacaktır.
Tasarının 10’uncu maddesi ile 6831 sayılı Orman Kanunu’na eklenen 13.
maddede kent içindeki ya da yakın çevredeki orman alanlarının afetler
sonrasında geçici barınma yeri olarak kullanılabileceğine ilişkin
düzenleme yapılmaktadır. Bu düzenleme, bugüne kadar tahrip edilmemiş
kente komşu ya da kent içinde kalmış ender orman alanlarının da talanına
yol açacak bir düzenlemedir.
Böylesi bir düzenleme, bir yandan orman alanlarının önemli bozulmalar
yaşamasına neden olurken, diğer yandan kent içinde, amacına uygun olarak
düzenlenmesi gereken afet sonrası geçici barınma yeri yapımına uygun
alanların plan kararlarıyla ayrılmamasını meşrulaştıracak, görevlerini
yapmayan idarelerin ihmalinin gizlenmesine, görmezden gelinmesine neden
olacaktır.
Kentsel dönüşüm alanı ilan edilmesi konusunda 5393
sayılı Kanun ile 2010 yılında belediyelere tanınan görev ve yetkilere
tümüyle el konulmakta ve yetki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kontrolüne
alınmaktadır.
Tasarının 16’ncı maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun kentsel
dönüşüm konulu 73’üncü maddesinde değişiklik yapılmakta, belediyelerin
kentsel dönüşüm alanı ilan yetkileri kaldırılırken, bu tür alanların
ilanı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın teklifte bulunması koşuluna ve
Bakanlar Kurulu kararı alınmasına bağlanmaktadır.
2010 yılında yapılan düzenleme ile kamu mülkiyetindeki alanlar dışında
aslen belediyelere ait olan yetkinin tümüyle kaldırılarak, yetki
kullanımının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kontrolünde Bakanlar
Kurulu’na devredilmesi, söz konusu yetkilerin kullanımında yerel
yönetimler üzerinde sınırsız biçimde merkezi idare kontrolünü getirmesi
nedeniyle yerel yönetimlerin özerkliği ilkesine açıkça aykırıdır.
Tasarıda Ankara
Atatürk Kültür Merkezi Alanı ile ilgili yapılan düzenlemeler, kabul
edilemez açık bir talan girişimidir.
Yasa Tasarısının
18’inci maddesinin n fıkrası ve 21’inci maddesi ile 2302 Sayılı
“Atatürk‘ün Doğumunun 100’üncü Yılının Kutlanması Ve Atatürk Kültür
Merkezi Kurulması Hakkında Kanun”un 3’üncü maddesi yürürlükten
kaldırılarak, bu alana ilişkin alınmış tüm koruma kararları ortadan
kaldırılmakta, tasarruf yetkisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na
verilmektedir.
Anılan Yasanın 3’üncü
maddesinde açıkça;
“Bu alan
içerisinde; Milli Mücadele tarihini, Türk Halk Kültürünü ve sanatlarını
tanıtan yerler ve çeşitli müzeler, çeşitli sahneler ve toplantı
salonları, sergi alanları, arşiv ve kitaplıklar, atölyeler ve benzeri
yerlerden meydana gelen Atatürk Kültür Merkezi ile Milli Komitece
saptanacak tesis ve alanlar bulunur. Bunların dışında Atatürk Kültür
Merkezi alanına hiçbir yapı yapılamaz”
denilmiştir.
Bu maddenin ortadan
kaldırılması, Ankara’nın ender açık alanlarından birinin daha yok
edilmesinin önünün açılması, alanın korumasız bırakılması anlamına
gelecektir.
Atatürk Kültür Merkezi
alanı (eski Ankara Hipodromu alanı) Ankara’nın akciğerleri olarak da
ifade edilen Atatürk Orman Çiftliği’nin bir parçasıdır. Ankara kentinin
tarihi açısından önemi kadar, coğrafi olarak da önemi olan bu bölgenin
yapılaşmaya açılması, kentin açık ve yeşil alan sistemi içinde son kalan
bütüncül açık alanlardan birisinin daha yok edilmesi anlamını
taşımaktadır.
Tasarı ile günümüzde
istisna maddeleri dışında uygulama olanağı bulunmayan 2981 sayılı
Kanunun usulen yürürlükten kaldırılması, imar affına karşı yeni bir
yaklaşım geliştirmiş olmak anlamına gelmediği gibi, uygulamada önemli
sorunların ortaya çıkmasına neden olabilecektir.
Tasarının 22’inci
maddesi ile 2981 sayılı “İmar Affı” içerikli 1984 tarihli Kanun
yürürlükten kaldırılmaktadır. Yürürlüğe girdiği 1984 öncesinde yapılmış
olan kaçak yapılar ve gecekondular için af çıkarılmasını amaçlayan söz
konusu kanunun günümüzde kaçak yapıların affedilmesi açısından herhangi
bir işlevi kalmamıştır.
Diğer yandan, kanunun
kaldırılması her ne kadar etkisiz bir girişim gibi görünse de, özellikle
kentsel sit niteliğindeki korunması gereken alanlarımız açısından önemli
sorunların ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Kanun ile birlikte
yürürlükten kalkacak olan Geçici 2. Madde; özellikle kentsel sit
niteliğine sahip tarihi kent merkezlerimizde var olan henüz tescil
edilmemiş kültür varlığı yapıların ruhsatlı biçimde onarılmasına olanak
sağlayan bir düzenlemedir. Düzenlemenin iptali ile önemli bir boşluk
ortaya çıkacak, tescilli olmayan ancak korunması gereken yapıların
onarımları olanaksız hale gelecektir. Bu nedenle, 2981 sayılı Kanun’un
iptali sonrasında ortaya çıkacak olası boşluğun giderilmesi için yasal
düzenleme yapılması zorunludur.
Sonuç olarak;
Tasarının bu haliyle
yasalaşması, ülkemizde kentleşme konusunda izlenen “ikiyüzlü”
politikanın sürdürülmesi, bir yandan riskli yapı ilan edilen yapıların
yıkıldığı, diğer yandan yeni riskli yapıların üretiminin sürdüğü, afet
riski gerekçe gösterilerek tüm kentlerimizin bir rant aktarım alanı
haline dönüştürüldüğü, “Hukuk Devleti” ilkesinin yerle bir edildiği bir
gerçekliğe doğru yol almak demektir.
Afet Riski Altındaki
Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı, ülkemizin gerçek
ihtiyacı olan, kentlerin afetlere karşı duyarlı, sakınım içerikli
planlanmasını, denetimsiz ve mühendislik hizmeti almamış yapılaşmanın
engellenmesini sağlayacak düzenleme olmaktan oldukça uzaktır.
Afet riskinin
azaltılması gerekçesiyle hazırlanan tasarıda var olan, yaşamın gerçek
sigortası olan ormanlar, meralar, sulak alanlar, kıyılar, tarım alanları
gibi doğal varlıkların talanına olanak sağlayacak, yeni afetlerin
oluşmasına neden olacak yaklaşımdan vazgeçilmelidir.
Daha fazla zaman
kaybetmeden, İmar Kanunu’nun yerini alacak, 648 sayılı KHK benzeri
denetimsiz ve ruhsatsız yapılaşmayı kolaylaştıran düzenlemeleri ortadan
kaldıracak yeni bir yasal düzenleme, tüm ilgili kesimlerin katılımıyla
hazırlanmalı ve tartışmaya açılmalıdır. TMMOB Şehir Plancıları Odası,
böylesi bir ortamın oluşturulması durumunda ülkemiz kentleşmesinin
ihtiyacı olan yasal düzenlemeler konusunda katkı koymaya hazırdır.
TMMOB ŞEHİR
PLANCILARI ODASI