|
1950 yılı KORE
SAVAŞLARI’nın en önemlisi olan KUNURİ muhârebelerinde Amerikan 8.
Ordusunun muhâsaradan kurtulmasını sağlayan TÜRK TUGAYI’nın çok sayıdaki
vermiş olduğu ŞÜHEDÂ’NIN ruhlarını tâzîz etmesi ve rahmetlerine vesîle
olması gâyesiyle, o zaman ki, büyük Türk-İslâm Âlimi T.C. Diyânet İşleri
Başkanı Ahmet Hamdi AKSEKİ Hoca Efendinin vaaz ve duâlarıyla iştirak
ettiği büyük bir mevlîd-i şerîfin icrâsıyla devlet radyosundan naklen
yayınlandığı törenle, şühedânın ruhlarının yâd edildiği böyle bir
mübârek günde bütün eksikleri tamamlanmış olması dolayısıyla ŞEHREMİNİ
CÂMİİ RESMÎ AÇILIŞI da yapılmıştır.
Şehremini Camii'nin bugün târif edebileceğimiz yeri, Şehremini Vakıfbank
Şubesi ve yanı Büyüksaray Meydanı Caddesi başlangıcı önünden olmak üzere
tramvay yolunun tamamını ihtiva eden mekândır.
1955-1956 İstanbul istimlâkleri esnasında Refet BELE Paşa Caddesinin
(Millet Caddesi - yeni ismiyle Turgut Özal) genişletilmesi dolayısıyla
yanındaki tarihi ÇINAR ağacının kesilmesi ile birlikte; Şehremini Câmii
de Şehremini’lilerin yıkımını engellemeye muktedir olamadıkları ve
kabullenemedikleri bir mahrumiyet olan FETİH HÂTIRASI YIKTIRILMIŞTIR!
ŞEHREMİNİ semti çok geniş bir alanı içine almaktaydı. Cumhuriyetin
kuruluşunda Vilâyet, Kazâ, Nâhiye, Mahalle ve Köy şeklinde organize
olmuş idârî yapı içinde; Şehremini Nâhiyesi Fâtih Merkez nâhiyesi dâhil
olmak üzere, Kazânın en büyük ve nüfus itibarıyla en kalabalık
nahiyesiydi. Şehremini sınırları sur dışından başlar, Haseki Sultan (
Şifâhânesi ) Hastahânesi ve Külliyesinin bulunduğu yere, Aşağı Vakıf
Gurebâ’dan Uzun Yusuf Mahallesine kadar uzanırdı.
Bugün bu büyük ve güzide merkez semtin adı yok olmaya sevk edilip, sanki
çok daracık bir yere sıkıştırılmış, Çapa gibi gudubet bir kelimeye
boğdurulmuş, ve son olarak da İstanbul'un yeni ilçe ve mahalle
düzenlemesiyle birlikte Şehremini semti, salt bir mahalleye hapsedilmiş
ve tarihi/büyük bir semt, basit/küçük bir mahalle hâline getirilmiştir.
Şehircilik, medeniyet ve gelenek idrakinden o kadar mahrumuz ki! Ahh!!!
Şehremini'liler...
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Vakıf Yağması :
Mehmed Şevked Eygi :
www.milligazete.com.tr/makale/vakif-yagmasi-206914.htm
Cumhuriyet'in ilanından sonra CHP oligarşik diktatörlük rejiminin kara
günlerinde binlerce cami yıkılmış, satılmış, kiraya verilmiş, tahrip
edilmiştir. Yine binlerce tekke, zaviye, medrese, taş mektep imarethane
ve başka vakıf binası da yok edilmiş, satılmış, vakfiyesinden başka
maksatlarla kullanılmıştır.
Yakın tarihte İslam Vakıflarına (Evkaf-i İslamiye) yapılan hıyanetin,
zulmün, haksızlığın en büyüğü Ayasofya-i Kebir cami-i şerifinin İslam
ibadetine kapatılmasıdır.
Cennetmekân Firdevs-âşiyan Sultan Mehemmed Han hazretleri Ayasofya ile
ilgili Arapça vakfiyesinde mealen şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın ve
meleklerin laneti, benim bu camimi camilikten çıkartanların, vakfımı
bozacak olanların üzerine olsun!"
Cumhuriyet'ten sonra ülkemizde yapılan cami ve vakıf eserleri kıyımı
üzerinde fikir edinmek isteyenler "Yakın Tarihimizde Cami Kıyımı" adlı
kitabıma bakabilirler. (Bedir Yayınevi, tel. 0212/519 36 18)
İstanbul'un sadece eski Eminönü kaymakamlığı bölgesinde 120 küsur
caminin ismi vardır cismi yoktur. Bunca camimizi, medresemizi,
dergahımızı, taş mektebimizi, imarethanemizi ve başka vakıf eserlerimizi
yıkanlar, onların vakfiyelerindeki lanete mustahik ve layık olmuşlardır.
Ya Rabbi, bu ne korkunç bir vebaldir.
Vakfedilmiş gayr-i menkullar (taşınmaz mallar) hayrat vakfı ve âkar
vakfı diye iki büyük gruba ayrılır.
Yakın tarihimizde hadsiz hesapsız hayrat vakfı yok edilirken, onlardan
kat kat fazla âkar vakfı da satılmış, yok edilmiş, kapanın elinde
kalmıştır.
Tarihî Müslüman kabristanları da vakıf arazisiydi. Maalesef onların da
çoğu yok edilmiştir.
Söylemeye hâcet yok, sadece Üsküdar'daki Selanik Dönmeleri mezarlığı
titizlikle korunmuş, onun bir taşına bile dokunulmamıştır.
Camilerimizde, türbelerde, taş mekteplerde vakıf eşyası vardı. Yazma
Kur'an-ı Kerimler, sedef kakmalı rahleler ve dolaplar, kıymetli, tarihî,
müzelik kumaşlardan pûşideler, perdeler, seccadeler, mangallar,
şamdanlar, kandiller... Onların da kısm-ı âzamı (hattâ tamamı) bugün
yoktur, yağmalanmıştır.
Camilerden hangi menkul (taşınabilen, kolay çalınabilen) eşya gitmiştir?
1. Çok kıymetli sayısız hüsn-i hat levhaları çalınmıştır. Birkaç örnek
vereyim: Boğaziçi Emirgan camii bundan otuz kırk yıl önce bir hat müzesi
gibiydi. Şu anda bir tek levha yoktur... Sultan Abdülhamid-i Sani
hazretlerinin yaptırdığı Yıldız camii hat şaheserleriyle doluydu. Şu
anda bunlar sırra kadem basmıştır... Sultanahmet İshak Paşa camiinde
1980'li yılların başlarında dört nefis hat vardı. Sol duvarda Sami
efendinin çividi mavi zemin üzerine zerendud bir levhası, onun yanında
Reisülhattatîn Hacı Kâmil efendinin bir şaheseri. Karşıdaki sağ duvarda
da iki orijinal hat vardı, hattatlarını hatırlamıyorum. Bunların dördünü
de vakıf eseri uğruları çaldılar. Allah'ın laneti üzerlerine olsun, iki
yakaları bir araya gelmesin... Vefa bozacısının bitişiğinde Halk Partisi
devrinde kiraya verilip nalbant dükkanı yapılmış olan küçük camide
(tekrar açıldıktan sonra) Muhsinzade'nin nefis mi nefis bir levhası
vardı, şimdi yok... Çemberlitaş'tan Sultanahmed'e inerken Fuad Paşa
camii hat müzesi gibiydi. Restorasyon yapıldı, tekrar açılınca baktık
ki, bir tek levha yok!..
2. Yurdumuzdaki binlerce tarihî eski caminin zeminindeki halı ve
kilimlerin bir kısmı çok kıymetliydi. Bunlar da, özel dokunmuş birkaç
çok büyük cami halısı dışında hepsi yağma edilmiştir. İşin ağlanacak
tarafı şudur ki, bunları canları gibi koruması gereken Müslümanlar
korumamışlar, halı uğrularına kaptırmışlar, karşılığında anilin boyalı,
rezil, çirkin, sanatsız, maddi kıymeti olmayan yaygılar almışlardır. Hem
de "Oh, o eski paçavralardan kurtulduk, yemyeşil, kıpkırmızı, cascavlak
makine halıları aldık, ne iyi oldu, ne güzel bir değiş tokuş yaptık!.."
diyerek.
3. Camilerimizden, türbelerimizden çok kıymetli çini panolar ve karolar
da çalınmıştır. Bunların bir kısmı dış ülke müzelerine ve
koleksiyonerlerine satılmıştır.
4. Kıymetli şamdanlar, rahleler de gitmiştir.
Vakıf eşyası çalan eşkıya yangın çıkartmaktan da çekinmemiştir.
Vakıfların Topkapı dışındaki deposu soyulduktan sonra izleri silmek,
delilleri yok etmek için yakılmıştır.
Hangi tarihi vakıf binasında yangın çıkmışsa bilin ki, hırsızlar bir
şeyleri götürmüştür ve izleri silmiştir.
Bendenizde Aksaray Pertevniyal Valide Sultan'ın türbesindeki eşyanın
orijinal listesi var. Bunların hiçbiri bugün yerinde değildir.
Vakıf eşyası çalanlar lanet altındadır. Lanet korkunç bir şeydir.
Bu eserlerin muhafazasına dikkat etmeyenler de büyük günah işlemişler ve
vebal altında kalmışlardır.
İstanbul'daki Ok Meydanı vakıf araziydi. Yağmalanmış, kapanın elinde
kalmıştır.
Bir ara hırsızlar, camilerin, türbelerin, şadırvanların alemlerini (kısa
"a" ile) apartıp sattılar.
Ölmüş ecdadımızın güzel yazılı mezar taşlarını çalıp sattılar.
Bu memleket medenî ve sanattan anlayan kafirlerin istilasına uğramış
olsaydı, İslam mezarlıkları son devirde uğradıkları kadar yaygın ve
yoğun tahribata uğramazdı.
En son Çarşıkapı yeraltı geçidinin önünde köşedeki camide duran zerendud
levha çalındı.
Cağaloğlu Molla Fenari camiindeki Re'sül-hikme mehafetullah levhası
çalındı.
Eski serseriler cami duvarına işemezlerdi.
Eski hırsızlar camileri, vakıf eserlerini soymazlardı.
Şimdiki hırsızlar para için analarını bile satıyor.
Bu satırları elim titreyerek, içim kan ağlayarak, gözlerim yaşararak
yazıyorum.
Çalanlara ve çaldıranlara beddua ediyorum.
Lanet bedduasının ne korkunç ve dehşetli bir beddua olduğunu bilseler
vakıf hırsızları, vakıf tahripçileri bu işleri yapmazlardı.
Ya Rabbi ne günlere kaldık!..
Camiden hoparlör, klima cihazı veya soğuk su makinesi çalınsa üzüntüden
kendilerini yerden yere vuranlar, keder ve kahırdan çıldıranlar maalesef
kıymetli bir hat, antika bir halı veya tarihî bir çini çalınınca pek
heyecanlanıp üzülmüyorlar.
Bu memlekette yeterli sayıda kültürlü, sanatlı, medenî Müslüman olsaydı
vakıf eserleri yağmalanmaz ve çalınmazdı. Çalınanların yerine yeni
sanatlı eserler konulurdu.
Sultanahmed'in altında sahilde demiryolunun bitişiğinde birkaç yıl önce
restore edilen 1500 yıllık (eskiden kiliseymiş) Küçükayasofya cami-i
şerifine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Kadir Topbaş
beyefendi büyük boy güzel bir hilye-i şerif levhası hediye etti.
Bendeniz de onun karşısındaki duvara Hattat-ı şehîr Ali Toy üstadın
nefis bir yazısını tezhibletip astırdım. Çalınan, yağmalanan, eşkıyanın
eline geçen binlerce vakıf levhanın ikisinin yerine başka güzel levhalar
konulmuş oldu. Ötekilerin yerleri boş kaldı. Kimin umurunda?
* (İkinci yazı)
Tasavvuf Haktır
Bir kimse ehl-i Tevhid ve ehl-i Kıble ise, yani kelime-i Şehadeti
diliyle söylüyor ve iman ettim diyorsa ve namazı kılıyorsa onu tekfir
etmek, yani küfürle suçlamak ve ona müşriktir demek büyük bir zulümdür.
Maalesef bu zulmü bozuk bir fırkanın sözde alimleri ve taraftarları
yapıyor.
Bu bozuk bid'at fırkasının bağlıları tasavvufu inkar ediyor, tasavvuf ve
tarikat Müslümanlarını şirkle (Allah'a ortak koşmakla) suçluyor.
Bende onların kitapları var. Açıkça "Tarikat evliyası evliyauşşeytandır!"
diye yazmışlar. Böyle bir iftiradan Allah'a sığınırız.
Ehl-i Sünnet'in büyük alimlerinden ve temsilcilerinden Hüccetülislam
İmamı Gazalî hazretleri "el-Munkizu mine'd-Dalâl" adlı kitabında,
meşrebler ve cereyanlar içinde İslam'a, Kur'ana, Sünnet'e en uygun
taifenin taife-i sufiyye olduğunu yazıyor.
Tasavvuf İslam ahlakı demektir. Tasavvuf ihlas, ihsan, mürüvvet, hilm,
takva, vera demektir.
Hakikî tasavvufta İslam'a, Kur'ana, Sünnet'e, Şeriat'a aykırı hiçbir
şey yoktur.
Bir din alimi yamukluk yapsa, onun yamukluğu yüzünden fıkha ve Şeriata
leke sürülebilir mi? Elbette sürülmez.
Bir tasavvufçu ve tarikatçi yamukluk yaparsa, onun yamukluğu kendine
aittir, bu yüzden tarikata ve tasavvufa leke sürülmez.
Tasavvuf ve tarikat büyükleri, Peygamberden (Salat ve selam olsun ona)
ve Selef-i Sâlihînden sonra İslam dininin en üstün temsilcileridir.
Onlar tahkikî iman sahibiydiler, namazı dosdoğru kılmışlar ve
Resulullah'ın ahlakı ile ahlaklı idiler.
Oturarak, ayakta, uzanmış olarak zikr etmek caizdir.
Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra Kur'ana ve Sünnete en fazla yaklaşmış
olan İslam uygulaması Osmanlı devletinin kuruluş ve yükseliş devridir.
Osmanlılar Şeriat ve Tarikat kanatlarıyla uçarak Allah'ın dinini ve
Kelimesini yükseltmişler, Allah'ın yardım ve nusretiyle maddî ve mânevî
büyük fütuhata nail olmuşlardır.
Tasavvufun ve tarikatın hak olduğunun en büyük delili Resul-i Kibriya
aleyhi ekmelüttahaya efendimizin "Kostantiniyye elbette feth
olunacaktır. Onu fethedecek kumandan ne iyi bir kumandandır ve onun
ordusu ne iyi bir ordudur" mealindeki sahih hadîsidir.
Mâlum olduğu üzere Fatih Sultan Mehmed tarikat mensubu idi, şeyhi
Akşemseddin hazretleriydi.
Fatih Sultan Mehmed itikaden Mâturidî idi.
Peygamberimizin onu medh ve tahsin eden sahih hadîsi, Mâturidîliğin ve
tasavvufun/tarikatin hak ve doğru olduğunu gösteriyor.
Birtakım aşırıların, zalimlerin, bedevîlerin, iman ettik diyen
ârabîlerin; ehl-i sünnetin iki imamına, İmamı Eş'arî ve İmamı
Mâturidî'ye, tasavvuf tarikatlarına, tasavvuf evliyasına sövüp
saymaları, onları küfür ve şirkle itham etmeleri ne korkunç bir iftira
ve bühtandır. |