|
TESBÎH
تسبيح [tesbîh] kelimesinin sözlükte, “havada ve suda hareket
etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan سبح [sebh]
kökünden türediğini; Kur’ân'daki anlamının da, Allah'ı O'na
yakışmayan şeylerden uzak tutmak, yüceltmek, O'nun her türlü
kemal sıfatlarla donanmış olduğunu kavramak ve bunu her
vesile ile yüksek sesle söylemek olduğunu, Kalem/29'un
tahlilinde belirtmiştik. Kısaca تسبيح [tesbîh], “yaratanı
tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak”tır. Dolayısıyla tesbîh'in,
33'lük ve 99'luk tesbîhlerle de, –Ebû Hureyre'ye nisbet
edilen rivâyetlerde zikredildiği üzere– namazlardan sonra 33
kere “sübhânallâh” denilmesiyle de bir alâkası yoktur.
İSMİN TESBÎHİ
Bir ismi tesbîh etmek [noksanlıklardan uzak tutup
yüceltmek], aslında o ismin sahibini tesbîh etmektir. Çünkü
bir ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, ismin yüceliği
ve arınmışlığı ile ifade edilir. Bir kısım âlimler, “İsim
ile sahibi aynıdır” demişlerse de, hepsi ismin
arındırılmasındaki maksadın, sadece ismin değil, ismin
sahibinin arındırılmasına yönelik olduğunu kabul
etmişlerdir. Dolayısıyla burada “ismin tesbîhi”nden maksat,
kendisine yakışmayan isim ve sıfatların, Rabbimizden uzak
tutulmasıdır.
Kur’ân'ın indiği dönemde Araplar arasında;
Meleklerin, Allah'ın kızları olduğu,
Üzeyr'in ve Îsâ'nın Allah'ın oğlu olduğu,
Bazı melek ve putların Allah'a yaklaştırıcı olduğu,
Cinnler ile Allah arasında bir neseb [soy bağı] ilişkisi
bulunduğu gibi yanlış ve saçma inanışlar yaygındı.
İşte, “ismin tesbîhi” emri, bu tarz inançları yansıtan isim
ve sıfatların Rabbimizin isim ve sıfatları arasından derhal
çıkartılıp atılmasını gerektirir.
Peygamber'in toplumu ilk önce bu açıdan bilgilendirip
eğitmesi, yani Allah'ı doğru olarak tanıtması gerekir.
O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl”
dedi. O [Allah], “Senin âyetin[alâmetin], işaretle hariç,
insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşa[daima] tesbîh
et” dedi. (Âl-i İmrân/41)
O hâlde sana yakîn gelmesi için Rabbini hamd ile tesbîh et,
secde edenlerden [boyun eğenlerden, teslim olanlardan] ol ve
Rabbine kulluk et! (Hicr/98-99)
Artık onların söylediklerine sabret, hoşnutluğa erebilmen
için güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbinin
hamdi ile tesbîh et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki
ucunda da tesbîh et! (Tâ-Hâ/130)
Ve sen, ölmeyen hayy'e [daima diri olana] güvenip dayan. Ve
O'nu övgü ile arındır. Kullarının günahlarından haberdar
olarak O [daima diri olan] yeter. (Furgân/58)
O halde sabret. Şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Günahın için
affedilme iste ve akşam-sabah[her zaman] Rabbini hamdiyle
tesbîh et. (Mü’min/55)
O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve
güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd
ile tesbîh et, ve geceden bir bölümde. Ve secdelerin
artlarında da O'nu tesbîh et. (Kaf/39-40)
Ve Rabbinin hükmüne sabret. Artık şüphesiz sen Bizim
gözlerimizin önündesin. Kalktığın zamanda, gecenin bir
kısmında ve yıldızların batışında Rabbinin övgüsü ile tesbîh
et. Hadi O'nu tesbîh et! (Tûr/48-49)
Öyleyse büyük Rabbinin adını tesbîh et! (Vâkıa/74 ve 96)
Rabbinin Yüce adını tesbîh et! (A‘lâ/1)
Allah'ın yardımı ve zaferi geldiği ve insanları dalga dalga
Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman, hemen Rabbinin
övgüsüyle tesbîh et ve O'ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O,
tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr/1-3)
O halde, çok büyük Rabbinin ismini tesbîh et [temize çıkar]!
(Hâkka/52)
ÖĞÜT
Haydi öğüt ver/hatırlat; şüphesiz sen sadece bir
öğütçüsün/hatırlatıcısın. Sen onların üzerinde bir zorba
değilsin. (Ğâşiye/21-22)
Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş/oyun ve eğlenceyi
kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış
olan kimseleri bırak ve onunla [Kur’ân ile] hatırlat/öğüt
ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla helake
düşerse, onun için Allah'ın astlarından bir velî [yakın
kimse]ve şefaatçi söz konusu olmaz. Her türlü dengi
denkleştirse de [suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi
istese de] ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile
helake düşen kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü
onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap
vardır. (En‘âm/70)
Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların
üzerinde zorlayıcı değilsin. O halde sen, Benim tehdidimden
korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver. (Kaf/45)
Artık sen onlardan yüz çevir. Artık sen kınanacak değilsin.
Ve sen öğüt ver/hatırlat. Çünkü şüphesiz öğüt/hatırlatmak,
mü’minlere fayda verir. (Zâriyât/55-55)
Hadi sen öğüt ver! Artık sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin
ve mecnûn biri değilsin. (Tûr/29)
Bundan dolayı hemen öğüt ver, eğer öğüt fayda
veriyorsa/verecekse, saygısı olan öğüt alacaktır.
(A‘lâ/9-10)
Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla [Furgân ile] onlara
karşı olanca gücünle büyük bir cihad yap! (Furgân/52)
ALLAH ve MELEKLERİ GİBİ MÜ’MİNLERİN DE PEYGAMBER'E SALÂT
ETMELERİ [DESTEK VERMELERİ] GEREKİR
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'i destekliyorlar. Ey
iman etmiş kişiler! Siz de o'na destek olun ve o'nun
güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın! (Ahzâb/56)
SALÂT LÂF İLE OLMAZ HARCAMA İLE OLUR
İnsanın oturduğu yerden, lâfla salâtta bulunamayacağı, salât
için mutlaka “harcama” gerektiği, Kur’ân'da çok açık bir
ifade ile belirtilmiştir:
Yine bedevilerden kimi de vardır ki, onlar, Allah'a ve
âhiret gününe inanır ve harcadığını Allah katında
yakınlıklar ve Elçi'nin destekleri edinir [sayar]. Gözünüzü
açın! Şüphesiz bu, onlar için bir yakınlıktır. Allah onları
yakında rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah, gafûr'dur,
rahîm'dir. (Tevbe/99)
Salâtın “harcama” ile yapılacağını bildiren bu âyet,
dinimizin yegâne kaynağı Kur’ân'da duruyorken, “lâf”tan
ibaret bir salât uygulaması, maalesef din diye inanılan ve
yaşanılanların arasına girmiş durumdadır. Dil-din ilişkisi
açısından hareketle kavramların içi boşaltılmak ve
sözcüklerin anlamı saptırılmak Sûretiyle din tüccarları
tarafından icat edilen ucûbe bir din kapsamında pek revaçta
olan bu uygulamaya; “salâvât getirme”, “salâvâtı şerîfe
okuma” denmektedir. Bu konudaki çarpıklık öyle boyutlara
ulaşmıştır ki, “Salâte'n-Tünciye”, “Salâte'n-Nâriye”,
“Salât-ı Tefriciye” vs. gibi çeşit çeşit “salâvât” modelleri
oluşturulmuş ve bunları okumak bütün ibadetlerin önüne
geçirilmiştir. Meselâ, camilerde imamın namaz bitiminde
okuduğu duadan sonra “Lillâhi'l-Fâtiha” demesine karşılık,
cemaat, Fâtiha okuyacağı yerde, “Allahümme salli alâ
seyyidinâ…” diye salâvât okur hâle gelmiştir. Çünkü salâvât
getirmekle ilgili binlerce hadîs uydurulmuş ve şefaat de
buna bağlanmıştır.
Salâvatla ilgili bu kadar çarpık yönlendirmeye delil olarak
ise, –tahrif edilerek çevirilen ve yanlış tebyin (onlar
tefsir diyorlar) edilen– Ahzâb/56 âyeti gösterilmiştir.
Yanlış çevirilen bu meallerden; Allah ve meleklerin
Peygamber'e salâvât getirdikleri, müslümanların da salâvât
getirmeleri gerektiği şeklinde bir anlam çıkmaktadır.
“Salâvât getirmek nedir?” sorusu ise, ilmihâllerde ve
“Allahümme salli . .” vb. demek olarak cevaplandırılmıştır.
“Salâvât getirme” ya da “salâvâtı şerîfe okuma”nın ne manaya
geldiğini anlamak için, –salâtsözcüğünün “zihnî ve mâlî
destek” demek olduğunu akıldan çıkarmadan– yine Kur’ân'a
müracaat etmek gerekmektedir:
SALÂVÂT
Kur’ân'a bakıldığında görülür ki, Allah ve melekler, sadece
Peygamberimize değil, mü’minlere de –karanlıklardan nûra
çıkarmak için– salât etmektedirler:
O, odur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye
Kendisi ve melekleri sizin için gerekeni yapıyor/size destek
oluyor [yusalli aleykum]. Zaten O, inananlara karşı çok
acıyıcıdır. (Ahzâb/43)
Bu âyet, aşağıdaki şu âyetle karşılaştırıldığında, Allah'ın
salâtının nasıl ve ne demek olduğu daha iyi anlaşılır:
O, odur ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kulu
üzerine gerçeği apaçık gösteren âyetler indiriyor. Allah
size karşı gerçekten çok şefkatli, çok acıyıcıdır. (Hadîd/9)
Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi kuşların
Allah'ı tesbîh ettiklerini görmedin mi? Hepsi kendi
tesbîhini ve salâtını mutlaka bilmektedir. Allah da, onların
yapmakta olduklarını hakkıyla bilir. (Nûr/41)
Görüldüğü gibi Allah'ın salavâtından, yani yardımlarından,
desteklerinden biri de, “kulu üzerine gerçeği apaçık
gösteren âyetler indirmesi”dir.
Ayrıca, Allah'ın korku, açlık, mal, can ve ürün noksanlığı
ile denediği zaman sabredip, kendilerine bir musibet isabet
ettiği vakit teslim olup, “Muhakkak biz, Allah içiniz ve
şüphesiz O'na dönücüleriz” diyenlere, “Rabb'lerinden rahmet
ve salavât vardır” (Bakara/157) olduğu belirtilmektedir.
Bunlardan başka yukarıda, “Peygamber'e Salât [destek]”
başlığı altında mealini verdiğimiz birçok âyette de
Peygamberimizin salâvâtından bahsedilmektedir.
Fakat ne acıdır ki, bütün bu âyetlere rağmen bugüne kadar
Müslümanlar arasında “salâvât”ı bir tekerleme şekline sokan
anlayış hâkim olmuş, bu anlayışın yarattığı istifhamlar ise
düşünülüp sorgulanmamıştır. Meselâ Allah, Peygamber'i ve
kulları için kime, niçin, nasıl salavât getirecektir? Zira
yaratan, yaşatan, affedecek olan, mâlik-i yevmi'd-dîn O'dur.
Bütün yetkileri elinde bulunduran Allah'ın salâvât
getirmesinin mantığı nedir? Yoksa, Allah ve melekler bir
salâvât korosu kurmuşlar da bizi de o koroya katılmaya mı
davet etmektedirler? İnsanların her gün onlarca defa
getirdiği salâvâtın kime ne faydası vardır? Yüce Allah,
Peygamberi'ne merhamet edecek ve o'nu affedecek ise, bizi
o'nun için yalvarttırmadan doğrudan Kendisi affetse olmaz
mı?
Gerçi bu soruların bazılarına kılıf hazırlanmış; salât
Allah'a nisbet edildiğinde “kullarına rahmet etme”;
meleklere nisbet edildiğinde “kullar için af dileme”;
kullara nisbet edildiğinde “dua” anlamına geldiği
söylenmiştir. Ama bunların gerçeklerle ilgisi yoktur ve sırf
işin içinden çıkılamadığı için uydurulmuştur. Sonuç olarak
da bu tarz hileler, meselenin daha karmaşık hâle gelmesinden
başka bir işe yaramamıştır. Çünkü Bakara Sûresi'nde İşte
böyleleri üzerine Rabb'lerinden salavât [destekler,
yardımlar] ve bir rahmet vardır (Bakara/157) buyurularak, rahmet ve salâvât'ın
ayrı şeyler olduğu ifade edilmiştir.
O halde, meselenin esasından uzaklaşmamak
için salât sözcüğünün hakiki anlamına dönmek ve ondan
sapmamak gerekmektedir.
Ancak iş burada bitmemektedir. Çünkü salât sözcüğü gibi, سلام [selâm]
ve تسليم [teslîm] sözcükleri de kültürümüze yanlış anlamla
girmiştir. Dolayısıyla, ve sellimû teslîmen (Ahzâb/56)
ibaresinin de açıklanıp aydınlatılma zarureti vardır. Mevcut
meallerde ibareye –bazı kelime farklılıklarıyla–, . .ve tam
bir teslimiyetle selâm verin şeklinde karşılık verildiği
görülür. Hâlbuki sözcüklerin gerçek manalarına göre ifadeden
bu anlam çıkmamaktadır. Zira âyetteki سلّموا [sellimû] ve تسليماً [teslîmen]
sözcüklerinin kökü, س ل م [s-l-m] harflerinden oluşan ve
muhtelif harekelerle de ifade edilebilen selm, silm kökleridir.
Hangisi kabul edilirse edilsin bu kökler, “selâmetlik”, yani
–eski tabirle– “isabet-i mekruhtan emîn olmak” anlamını
taşır.
Sellimû ve teslîmen ifadeleri ise, mezidattan “tef’il”
babından emr-i hazır ve mastardır. Bu babda anlam; “emîn
kılmak, korumak, güvenlik sağlamak”tır. Meselâ, sellemehullâh ifadesi;
“Allah onu korudu, onun güvenliğini sağladı” demektir.
Dolayısıyla konumuz olan âyetteki ibarenin manası, “ve tam
bir güvenlik sağlamak Sûretiyle Peygamber'in güvenliğini
sağlayın” demektir. Peygamber'in tam olarak güvenliğini
sağlamak için ise, o'nun çevresindekilerin canla-başla çaba
harcamaları gerekir. Yoksa Peygamber'in güvenliğinin lâfla,
birtakım tekerleme şeklindeki temennilerle sağlanması mümkün
değildir. Nitekim bu âyetler indiği zaman sahabe-i kiram bir
köşeye çekilip, “Allahumme salli ve sellim…” dememiş,
varıyla-yoğuyla, canıyla harekete geçip Allah yolunda
Peygamberimize destek olmuş, o'nun güvenliğini bu şekilde
sağlamışlardır.
Bu izahattan sonra konumuz olan âyetin çevirisi şöyle
olmalıdır:
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'i
destekliyorlar [yardım ediyorlar]. Ey mü’minler! Siz de o'na
destek olun [o'na yardım edin] ve o'nun güvenliğini tam bir
güvenlikle sağlayın! (Ahzâb/56)
Bu âyetin yer aldığı Sûrede, Peygamberimizin özel hayatı,
aile hayatı, sırları, misyonu, eşlerinin konumu, görevleri
ve ayrıcalıkları yer alır. Konumuz olan âyeti doğru
anlayabilmek için Sûrenin tamamının dikkate alınması
gerekir. Sûrenin, konu ve pasaj bütünlüğü bozulmadan
okunması hâlinde hem salâvâtkavramı daha iyi anlaşılacak,
hem de Allah'ın emri doğrultusunda destek ve güvenlik
sağlama görevlerini yapmayarak Peygamber'i üzenlerin akıbeti
(57-58. âyetlerde) görülecektir.
Âyette geçen يصلّون [yusallûne] sözcüğü, fiil-i muzâri
sîgasıyla vârid olduğundan, ifadeye Allah ve meleklerin
Peygamber için gerekeni, “sürekli yapıp durdukları” vurgusu
katar. Dolayısıyla destek olmakla, Peygamber'in güvenliğini
sağlamakla, bu işe çaba harcamakla yükümlü olan mü’minlerin,
yerlerinde oturmamaları; sürekli görev başında olmaları
gerekir. Peygamber bugün aramızda olmadığına göre bu görev
[destek ve güvenlik sağlama görevi], toplumda salâtı ikâme
eden [zihnî ve mâlî desteği oluşturup ayakta tutan] kişi ve
kurumlara karşı yapılmalıdır.
Bu açıklamalardan sonra bir de, Allah'ın bizden istediği bu
iken, ya ihanetten ya cehaletten ortaya atılmış olan
rivâyetlere uyup, “Padişahım çok yaşa!” benzeri
tekerlemeleri söyleyerek salâvât getirdiğini zannedenlerin
durumuna bakmakta yarar vardır. Bize göre manzara şudur:
Allah, Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'i
destekliyorlar [yardım ediyorlar]. Ey mü’minler! Siz de o'na
destek olu [yardım edin] ve o'nun güvenliğini tam bir
güvenlikle sağlayınız! buyuruyor, ama onlar; “Allahumme
salli alâ muhammed ve sellim… [Ey Allahım! Muhammed'e Sen
yardım et, gerekli desteği Sen yap ve o'nun güvenliğini Sen
sağla. .]” diyorlar.
Ne büyük çelişki ve ne iğrenç küstahlık!
Hâlbuki Peygamberimize yapılacak salâtın niteliği, Kur’ân'da
gâyet açık olarak belirtilmiştir:
Yine bedevilerden kimi de vardır ki, onlar, Allah'a ve
âhiret gününe inanır ve harcadığını Allah katında
yakınlıklar ve Elçi'nin destekleri edinir [sayar]. Gözünüzü
açın! Şüphesiz bu, onlar için bir yakınlıktır. Allah onları
yakında rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah, gafûr'dur,
rahîm'dir. (Tevbe/99)
Ucûbe din kapsamında “salâvât getirmek” diye adlandırılan
sözler, İsrâîloğulları'nın, Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz
oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte
savaşın. Biz şuracıkta oturacağız (Mâide/24) şeklindeki
sözlerine benzemektedir, ki İsrâîloğulları bunun bedelini
çok ağır ödediler. Bu olaylar, Kur’ân'da Mâide Sûresi'nde ve
Kitab-ı Mukaddes'in Sayılar; 13-14. bölümlerinde anlatılır.
Müslümanlar, salât ve salâvâtı Kur’ân'daki şekliyle
anladıkları takdirde, salât kapsamında olan –Enfâl
Sûresi'ndeki– şu görevi yerine getireceklerdir:
Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten
kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla hem
Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca
Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını
korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size
eksiksiz ödenir ve siz haksızlığa uğratılmayacaksınız. (Enfâl/60)
Bu sayede, bugün içinde bulunulan zilletten kurtulmak
müyesser olacak, aksi halde târih tekerrür edip duracaktır.
NOT: Hacc/40'daki salâvât sözcüğü, salât sözcüğünün çoğulu
olmayıp, kalıp hâlinde İbrânîce'den gelme bir sözcük
olduğundan konumuz dışında tutulmuştur.
EVRENDEKİ VARLIKLARIN SALÂTLARI
Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi
uçanların [kuşların, arıların, bulutların,
boranların] Allah'ı tesbîh ettiklerini görmedin mi? Hepsi
kendi tesbîhini ve salâtını mutlaka bilmektedir. Allah da,
onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir. (Nûr/41)
Bu âyette, göklerde ve yerde bulunan tüm varlıkların Allah'ı
tesbîh ettikleri [Allah'ın tüm kemal sıfatları ile muttasıf
olup tüm noksanlıklarından münezzeh olduğuna kanıt
oldukları] bildirilmektedir. Bunu İsrâ Sûresi'nde de
görmüştük:
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı
tesbîh ederler. O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey
yoktur. Fakat siz, onların tesbîhlerini iyi kavramıyorsunuz.
Şüphesiz ki O, halîmdir, çok bağışlayandır. (İsrâ/44)
Ancak burada, Hepsi kendi tesbîhini ve salâtını mutlaka
bilmektedir buyrularak, her varlığın bir salâtının
[desteğinin] olduğu ve bunu da yerine getirdikleri
bildirilmektedir. Biz evrendeki her şeyin bir sebebe mebni
yaratıldığını ve bâtıl, boş yere yaratılmadığını biliyoruz.
Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna
yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır.
Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin
hâline! (Sâd/27)
Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip
gelişinde elbette akl-ı selim sahipleri için ibret verici
deliller vardır. O kişiler ki ayaktayken, otururken ve
yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin
yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: “Rabbimiz! Sen bunu
boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık
bizi ateşin azabından koru! (Âl-i İmrân/190-191)
Ayrıca, En‘âm/73, Yûnus/5, İbrâhîm/19, Hicr/85, Nahl/3,
Ankebût/44, Rûm/8, Zümer/5, Ahkâf/3, Duhân/39, Câsiye/22 ve
Teğâbün/3'e de bakılabilir.
Burada üzerinde durmak istediğimiz husus, âyetteki “dizi
dizi uçanlar” ifadesidir. Âyette yer alan طير [tayr]
sözcüğü, sadece “kuş” anlamını ifade etmez, bu sözcük küçük
bir böcekten, arıdan, kuştan uçağa ve bulutlara kadar her
türlü uçan cismi kapsar. Burada aklımıza gelenlerden birkaçı
ile ilgili biraz bilgi sunmak istiyoruz.
ARILAR
Bunlar, birinci planda bal üreterek insanlığa katkıda
bulunurlar. Ama bal üretmekten daha önemli bir görevleri
vardır: Bitkilerin döllenmesi. Dünyadaki bitkilerin
döllenmesinin % 90'ı arılar tarafından gerçekleştirilir.
Arılar olmasa yeryüzünde meyve, sebze, tahıl vs. hiçbir şey
yetişmez.
KUŞLAR
Kuşlar besin zincirinin önemli bir halkasını oluştururlar.
Ayrıca eko-sistemin sağlık ve devamlılığı için inanılmaz
ölçüde destek sağlarlar.
KARGALAR
Ormanda yaşayan türleri, meşe tohumlarını alarak sonra yemek
için ağaç kovuklarına saklar ya da toprağa gömer, sonra da
nereye gömdüklerini unuturlar. Bu tohumlar zamanla çimlenir,
fidan olur, ağaç olur. Cevizle beslenen türleri de,
cevizleri kırıp içini yemek için aşağıya atarlar,
kırılmayanları ise zaman içinde yeşerip ağaç olur; böylece
ceviz ağaçlarının çoğalmasını sağlarlar. Ayrıca diğer
tohumları ağızlarıyla ya da dışkılarıyla taşıyarak
ormanlaşmada ve ormanların yenilenmesinde önemli rol
oynarlar.
Güvercinler, haberleşmede, doğan ve şahin avcılıkta
insanlara destek olurlar. Yırtıcı kuşlar; kemirgenler,
sürüngenler, kurbağalar ve küçük kuşlar gibi canlıları
avlayarak, onların doğadaki sayılarını kontrol altında
tutarlar. Böcek yiyen kuş türleri birçok tarım zararlısını
yiyerek ekonomik yarar sağlamalarının dışında sivrisinekleri
de yiyerek sıtma gibi hastalık vakalarını azaltmaktadırlar.
Leş yiyiciler olan akbabalar, potansiyel birçok hastalık
tehlikesini bertaraf ederler.
Doğadaki fosfor döngüsü de balıkçıl kuşlar vasıtasıyla
gerçekleşir. Fosforun denizlerden karalara dönüşü,
balıkçılık ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla
olur.
Rüzgârdan elde edilen enerji, bulutların yağmur
taşımasındaki destekleri de herkesçe bilinen bir gerçektir.
|