|
EN HAYIRLI SALÂT [ES
SALÂTU'L-VUSTA]: CUMA
Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik
koruyun] ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın (işe
koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin).
Ama, eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak
giderken işe koyulun. Sonra da güvene erdiğinizde
bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen
zikredin [salâtlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile ikâme
edin]. (Bakara/238-239)
Bu âyette geçen الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vusta] ifadesi,
Müslümanlar arasında çok tartışılmasına rağmen bugüne kadar
net bir şekilde açıklığa kavuşturulamamıştır. Bu ifadenin
“orta namaz” olarak anlaşılmasında bir mutabakat olmasına
karşılık, “orta namaz” ile hangi namazın kasdedildiği
hususunda 40 civarında rivâyet ve 19 farklı görüş ortaya
çıkmıştır.الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vusta], kimine göre
“sabah namazı”, kimine göre “öğle namazı”, kimine göre de
“ikindi namazı”dır. Sonuç olarak, es-salâtu'l-vustahususunda,
ne salâtı “namaz” olarak değerlendiren klâsik anlayışla, ne
de sorgulayıcı zihniyetin mantıkî yaklaşımlarıyla, herkesin
kabul edebileceği bir sonuca ve gerçeğe ulaşılamamıştır.
Biz de, derin bir araştırma yapmadığımız bu konuda, mevcut
görüşlerden en sağlamını doğru olarak kabul etmek durumunda
kalmıştık. Ancak, Kur’ân ve dil yönünden yaptığımız
çalışmalar, meseleyi daha iyi anlamamıza sebep oldu ve
ulaştığımız sonucu burada paylaşıyoruz.
Şunu hemen belirtelim ki biz, Peygamberimizin ve ilk
Müslümanların salâtu'l-vusta'nın ne olduğunu gâyet iyi
bildikleri kanaatindeyiz. Çünkü salâtu'l-vusta hakkında
Peygamberimiz ve sahabe döneminde ne Peygamberimize bir soru
yöneltilmiş, ne de bir tartışma meydana gelmiştir.
Konunun tahliline başlarken, öncelikle âyetlerdeki
ifadelerle ilgili olarak iki hususun göz önüne alınması
gerekir:
Âyetteki الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vusta], muarref
[belirtili] bir sıfat tamlamasıdır. Bir başka ifade ile
sıfat ve mevsuf, lam-ı tarifli olup nekre [belgisiz]
değildir. Yani, muarref bir ifade olan salâtu'l-vusta, özel
isim konumunda olup herkesin bildiği bir salâttır.
Âyetteki, Salâtları ve salâtu'l-vusta'yı koruyun ifadesinde,
iki mef’ul [tümleç; belirtili nesne] bulunduğundan, salâtu'l-vusta'nın
bildiğimiz salâtlardan ayrı, başka bir salât olduğu
anlaşılmaktadır. Bu yüzden, salâtu'l-vusta'yı, günlük
salâtlardan biri olarak kabul etmek bir hatadır.
SALÂTU'L-VUSTA NEDİR?
Bir konuyu doğru anlamak için gerekli olan ilk şartın,
sözkonusu konunun orijinal dilini iyi bilmek olduğunda kuşku
yoktur. Dolayısıyla meseleyi çözmek için yapılacak ilk iş; الوسطى [el-vusta]
sözcüğünün Arap dilindeki doğru anlamını bulmaktır. Ancak,
sözcüğün doğru anlamını bulmak da meseleyi çözmek için
yetmemekte, ayrıca sözcüğün Kur’ân'da da bu anlamda
kullandığını yine Kur’ân ile teyit etmek gerekmektedir.
Öyleyse tahlile, الوسطى [el-vusta] sözcüğünün türediği وسط [v-s-t]
sözcüğünden başlamak gerekir. Arap dilinin tartışmasız en
muteber iki kaynağı olan Lisânu'l-Arab ve Tâcu'l-Arûs bu
konuda aşağıdaki açıklamaları vermiştir:
وسط [v-s-t] kök sözcüğü, vesat ve vest şekillerinde okunur. Vesat şeklinde
okununca isim, vestşeklinde okununca zarf olarak kullanılır.
Bu sözcük, “bir şeyin iki ucu arasındaki kendine ait kısmı”
anlamına gelir. (Biz bunu, bir şeyin kendi ortası olarak
anlayabiliriz.) “İpi ortasından kavradım”, “Oku ortasından
kırdım” şeklinde kullanılır.
Arap örfünde bir şeyin ortası, o şeyin en hayırlı, en
yararlı bölümü demektir. At veya devesine binecek bedevi
için at veya devesinin en hayırlı yeri at ve devenin boyun
ve kıçı olmayıp belinin ortasıdır. Yine devesi için kuracağı
ağıl için en hayırlı yer, otlağın ortasıdır. Gerdanlığın,
inci veya elmas takılacak en hayırlı [güzel ve uygun] yeri
gerdanlığın ortasıdır. Ayrıca her güzel ve yararlı davranış,
kendi cinsinden olan davranışların ortada olanıdır. Meselâ
cömertlik, cimrilik ve savurganlığın ortasında bir
davranıştır. Cesaret, korkaklık ve saldırganlık arasında bir
davranıştır.
İşte bu nedenle وسط [vest] sözcüğü; “hayırlı, yararlı,
üstün” anlamına genelleşmiştir. Araplar, “O, kavminin
evsatındadır” dediklerinde, “O, kavminin hayırlı, yararlı,
şerefli olanıdır” demek isterler. Veya, “Şu vesît kişiye bir
bakın” dediklerinde, “Şu hayırlı, şerefli kişiye bir bakın”
demek isterler.
Ve Rabbimizin,Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine
şâhidler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun
diye sizi vasat bir ümmet kıldık(Bakara/143)ifadesi, “ve
işte böyle sizi hayırlı, yararlı ve şerefli bir ümmet
kıldık” demektir.
Bakara/238'de yer alan es-salâtu'l-vusta ile ilgili 40
civarında rivâyet olup bunlar 19 farklı görüşü içermektedir.
Bunlardan en kuvvetli görüş,“salât-ı vusta'nın ikindi
salâtı, sabah salâtı ve Cum‘a salâtı olduğu” görüşleridir.
Ebû'l-Hasen,“es-Salâtu'l-vusta, Cum‘a salâtıdır. Salâtların
en hayırlısı Cum‘a salâtıdır. Kim buna muhalefet ederse hata
eder” demiştir.
Ayrca İbn Side, el-Muhkem kitabında yer aldığına göre, “Kim
salât-ı vusta Cum‘a'dan başka bir şey derse hata eder”
demiştir.[3]
Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre “orta” demek olan vesat sözcüğü,
Araplar arasında; “hayırlı, yararlı” anlamında
kullanılmaktadır. O hâlde, وسط [v-s-t] sözcüğünün ism-i
tafdili ve müennes [dişil] kalıbı olan الوسطى [el-vusta] ile
müzekker [eril] kalıbı olan evsat sözcükleri de, “en
hayırlı, en yararlı” anlamına gelmektedir; aynı, ekber ve kübra; hasen ve hüsna sözcüklerinde
olduğu gibi.
الوسطى [el-vusta] sözcüğünün türevleri, ikisi müzekker
(Kalem/28 ve Mâide/89) olmak üzere Kur’ân'da 5 yerde
geçmektedir.
Evsatları [en hayırlı, en şerefli olanları], “Ben size
‘tesbîh etmiyor musunuz!’ dememiş miydim?” dedi. (Kalem/28)
Allah sizi, yeminlerinizdeki lağv ile [kasıtsız olarak
yaptığınız yeminlerinizden] sorumlu tutmaz. Fakat yeminleri
düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden]
sizi sorumlu tutar; onun keffareti, ehlinize yedirdiğinizin
evsatından [en hayırlısından, en iyisinden] on miskini
yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi
özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de
üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin
keffaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah
âyetlerini sizin için böyle açığa kor ki, belki şükredesiniz
[karşılığını ödersiniz]. (Mâide/89)
Sonra bir topluluğun فوسطن [fevesatne/orta yerine: en
değerli, en hayırlı yerine] kadar dalanlara… (Âdiyât/5)
Sözcük Kur’ân'da, Bakara/143 ve Bakara/238'de de
geçmektedir.
Vusta sözcüğünün, “en değerli, en yararlı” demek olduğu,
Kur’ân âyetleri ile de tesbit ve tescil edildiğine göre,
artık Bakara/238'de geçen, الوسطى [el-vusta] ile الصلوة [es-salât]
sözcüğünün birleşmesinden meydana gelen الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vusta]
tamlamasını, “en yararlı, en hayırlı salât” olarak anlamak
gerekir.
KUR’ÂN, “EN YARARLI, EN HAYIRLI SALÂT”I BİLDİRMİŞTİR
Kur’ân'da belirgin olarak zikredilmiş bir ifade
anlaşılamayacak olsaydı, bu, Kur’ân için bir nâkısa –ki
mübîn ve mufassal olan Kur’ân bundan münezzehtir– mü’minler
için de bir eksiklik teşkil ederdi. Kanaatimize göre
Peygamberimiz ve sahabe tarafından anlaşılan bu ifade, zaman
içinde rivâyetlerle oluşan kaosta anlaşılamaz hâle
gelmiştir. Kur’ân'dan anlaşıldığına göre, salâtu'l-vusta [en
hayırlı salât, toplantı günü salâtı], Salâtları ve en
hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik koruyun]
(Bakara/238) emriyle farz kılınmıştır. Daha sonra da Cum‘a
Sûresi'nde buna gönderme yapılmıştır.
Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği
zaman, Allah'ın anılmasına hemen koşun, alışverişi bırakın.
Eğer bilirseniz işte bu sizin için en hayırlıdır. (Cum‘a/9)
Bu âyetle, Bakara/238'de الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l/vusta]
olarak zikredilen salât; “Cum‘a/toplantı günü yapılan
salât”tır.
İşte, es-salâtu'l-vusta ifadesinin Kur’ân'a göre anlamı
budur.
Kur’ân'daki bu delilden sonra, artık salâtu'l-vusta'nın
hangi salât olduğuna dair başka delil ve rivâyet aramak
beyhudedir!
CUM‘A [YEREL GÜNDEM TOPLANTISI, KONGRE, KONFERANS,
MİTİNG]
Cum‘a sözcüğü, “toplanma” anlamındaki ج م ع [c-m-a] kökünden
gelir. Dilbilimcilerden A’meşالجمْعة [cum‘a], Âsım ve
Hicazlı dil bilimciler الجُمُعة [cumu‘a] diye okurlar.
“Cum‘a” diye okumak Ukayloğulları lehçesine göredir.
يوم الجمعة [YEVMU'L-CUM‘A]
Yevm [gün] ve cem‘ [toplanma] sözcüklerinden oluşan yevmu'l-cum‘a tamlaması,
“toplanma günü, toplantı günü” demektir. Arapların haftanın
günlerinden “el-Arube” dedikleri gün, sonradan يوم الجمعة[yevmu'l-cumu‘a/toplantı
günü] olarak değiştirilmiştir.
“Arube” adını, “Cumu‘a”ya dönüştüren kişinin kimliği
hakkında bir netlik yoktur. Bazıları bunu, Daru'n-Nedve'de
toplantı için Kureyş'in, bazıları da Rasûlullah'ın
atalarından Ka‘b b. Lüey'in değiştirdiğini ileri
sürmüşlerdir. Doğruya en yakın olanı ise bunun Medîne'de
Müslümanlar tarafından değiştirildiğidir.[4]
Kılasik kaynaklarda olay şöyle yer alır:
İbn Sîrîn şöyle dedi:
-- Medîneliler Peygamber (s.a) Medîne'ye gelmeden ve cum‘a
(farzı) inmeden önce cum‘a için toplandılar. Bugüne cum‘a
adını verenler de onlardır. Şöyle ki: Onlar dediler ki:
“Yahudilerin yedi günde bir ara ya gelip toplandıkları bir
günleri vardır: Cum‘artesi; Hristiyanların da böyle bir
günleri vardır: Pazar. Gelin biz de kendimiz için bir araya
gelip toplanacağımız, Allah'ı anıp namaz kılacağımız ve
birtakım hatırlatmalarda bulunacağımız bir gün
kararlaştıralım”, ya da buna benzer sözler söylediler. Yine
dediler ki: “Cum‘artesi yahudilerin, Pazar hristiyanlann
günüdür; siz de bu günü Arube günü olarak tesbit ediniz.
Bunun üzerine (Ebû Umâme künyeli) Es‘ad b. Zurâre'nin (r.a)
etrafında toplandılar. O da o gün onlara iki rekât namaz
kıldırdı, onlara öğüt verdi. Bir araya gelip toplandıkları
vakit, bugüne “cum‘a” adını verdiler. Es‘ad onlara bir koyun
kesti, sayıca az oldukları için öğlen ve akşam onu yediler.
İşte İslâm târihindeki ilk cum‘a budur.
Derim ki: İleride de geleceği üzere rivâyet edildiğine göre
o vakit 12 kişi idiler. Yine bu rivâyette belirtildiğine
göre onları bir araya toplayıp onlara namaz kıldıran kişi
Es‘ad b. Zurâre'dir. Abdu'r-Rahmân b. Ka‘b b. Mâlik'in
babası Ka‘b'dan rivâyet ettiği hadiste de –geleceği üzere–
böyledir.
el-Beyhakî de şöyle demektedir:
-- Bize Mûsâ b. Ukbe'den, o İbn Şibab ez-Zühri'den rivâyet
ettiğine göre Mus‘ab b. Umeyr Rasûlullah (s.a) Medîne'ye
gelmeden önce Medîne'de müslümanları Cum‘a namazı için
toplayan ilk kişidir.
el-Beyhakî dedi ki:
-- Mus‘ab'ın Cum‘a namazı için müslümanları Es‘ad b.
Zurâre'nin yardımıyla toplamış olması ve bundan dolayı Ka‘b'ın
bu işi ona [Mus‘ab'a] izafe etmiş olması da mümkündür.[5]
Hicretten önce Medîne'deki müslümanlara İslâm'ı öğretmek
için gönderilmiş olan Mus‘ab İbn Umeyr'e mektup yazarak,
“Yahudilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de
kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden
sonra Allah'a iki rekât (namaz) ile takarrub edin.” Bu emir
üzerine Mus‘ab, Medîne'de ilk Cum‘a kıldıran kişi olmuştur.
Bu görevi Peygamber Medîne'ye gelinceye kadar sürdürmüştür."
Mus‘ab'ın (r.a) Cum‘a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı,
12 idi.[6]
Peygamberimiz henüz hicret etmeden Yesribli [Medîne'nin o
zamanki adı] Müslümanlar Es‘ad ibn Zurâre ile birlikte
toplanıp, istişarede bulunurlardı. “Yahudiler ve
Hristiyanlar haftada bir gün toplanıyorlar, biz de haftada
bir toplanalım” diye karar alıp toplanmaya başladılar. Ve
toplantı gününün haftanın altıncı günü (bize göre beşinci
gün) olmasına karar verdiler. Çünkü o gün Yesrib'de pazar
kuruluyor; çevreden, yakın mesafelerden halk pazara
geliyordu. Böylece toplantıya katılım daha çok olacaktı.
İşte böylece “yevmu'l-arube”, “yevmu'l-cumu‘a/toplantı günü”
oldu. Sonradan eski adıyla değil de yeni adı söylenir oldu.
Târihî belgelere göre Rasûlullah, ilk Cum‘ayı, Ranuna
denilen yerde Sâlim ibn Avf mescidinde icra etmiştir.
Rasûlullah, Medîne'ye hicret ettiğinde ilk olarak Kuba'da
Amr ibn Avfoğulları'na misafir oldu. Orada pazartesi, salı,
çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidi'nin
temelini attı; sonra Cum‘a günü Medîne'ye gitmek için yola
çıktı. Benu Sâlim yurduna gelince orada hutbe okuyup ilk
defa Cum‘a günü salâtı icra etti. Bu, Rasûlullah'ın ilk
Cum‘a salâtı uygulamasıdır.
يوم الجمعة [yevmu'l-Cum‘a] terkibini, “Cum‘a günü” şeklinde
çevirmek, Arapça iki kelimenin birini Türkçeleştirip
diğerini Arapça olarak bırakmaktır, ki bu, hem yanlıştır,
hem de anlamın kapalı kalmasına sebeb olur. Bu da,
beraberinde birçok yanlış inanç ve ameli getirir. O nedenle yevmu'l-Cum‘a terkibine,
“toplantı günü” anlamının verilmesi gerekir.
Toplantı günü'nün hangi gün, hangi saat olacağı ve bu
toplantıda salâtın nasıl icra edileceği, katılma koşulları
vs. gibi detay Kur’ân'da verilmemiştir. Kur’ân'da öncelikle
toplantı günü uygulanacak salât'ın, salâtların en hayırlısı
olduğu ve bu salâtın kesinlikle korunması gerektiği
bildirilmiştir.
Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik
koruyun]. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın (işe
koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin).
Ama, eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak
giderken işe koyulun. Sonra da güvene erdiğinizde,
bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen
zikredin. (Bakara/238-239)
Cum‘ayı farz kılan âyet, işte budur, Cum‘a/9 âyeti değildir.
Sonra da toplantı günü, salât için çağrılınca, “Allah'ın
anılmasına hemen koşulması” istenmiştir.
Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği
zaman, Allah'ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın.
Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.
(Cum‘a/9)
Demek oluyor ki, toplantı günü, uygulanacak olan salâtta,
“Allah'ın anılması” sağlanılacaktır. Mü’minler, bunun en iyi
şartlarda gerçekleşmesi, en iyi verimin alınabilmesi için
gerekli önlemleri alacaklardır. Toplantı günü yapılan salât
için fıkıhçılar, “vücubunun şartları” ve “edasının şartları”
adı altında birtakım koşullar belirlemişlerdir. Bunların
detayı, fıkıh kitaplarında bulunmaktadır.[7]
Bu koşulların ileri sürülmesinin nedeni, Cum‘a'nın
[toplantının; kongrenin, konferans veya mitingin] en
sağlıklı, en verimli şekilde gerçekleşmesini
sağlayabilmektir.
Fıkıh kitaplarında Cum‘a'nın vücubunun şartları [zorunlu
görev olmasının koşulları] şöyle sıralanır:
Erkek olmak,
Hür olmak,
Şehirde oturmak,
Sıhhatli olmak,
Güvende olmak.
Ayrıca bu şartlar için de birtakım aklî nedenler, Rasûlullah,
sahabe ve ilk dönem İslâm târihinden birtakım uygulamalar
delil gösterilir.
Biz bu maddeler üzerinde kısaca açıklamalarda bulunacağız.
Hürriyet/özgürlük:
Bu şart, yerindedir. Zira salâtın icra edileceği mûsâllalar
ve mescidler [toplantı yerleri], Allah evidir. Orada
kral-köle ayırımı yoktur; herkes özgür ve eşit statüde olup
özgürce fikrini beyan eder, kimsenin düşüncesi kısıtlanamaz
ve fikrinden dolayı kimse takibata uğratılmaz. Özgür
olmayan, bağlı bulunduğu efendinin; kişi ya da kurumun
görüşüne karşıt bir görüş ileri sürdüğünde bundan kendisi
zarar görür. O nedenle, özgür olmayan ya efendisinin fikri
paralelinde fikir beyan eder, ya da çekimser kalır. Bu
yüzden hukuken, siyaseten ve fikren özgür olmayıp güdümlü
olanların böyle ciddi toplantılarda yer almalarına gerek
yoktur.
Şehirde ikâmet:
Toplantı, beldenin yerli nüfusu için, kadın-erkek ayırımı
olmadan zorunlu bir görevdir. Misafirler, yolcular için ise
zorunlu bir görev değildir. Çünkü dışarıdan geçici olarak
gelenler o beldenin sorunlarını bilmezler, toplantıya
katılanları tanımazlar. Onun için toplantıya katılmasalar da
olur. Katılmaları durumunda ise, dinleyici sıfatıyla bulunup
bilgilenirler.
Sağlıklı ve güven içinde olma; kör, topal ve hasta olmama
şartlarını açıklamaya gerek yoktur. Bunlar, her işte
önemsenen hususlardır. Bizim üzerinde duracağımız husus,
“erkek olma” şartıdır.
Klasik eserlerde bu konu ile ilgili şunlar yazılıdır:
Allah'a ve âhiret gününe inananlara Cum‘a namazı farzdır.
Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan
müstesnadır.[8]
Cum‘a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle
kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları
gerekmez.[9]
Allah Teâlâ tüm emir ve yasaklarını milliyet, ırk ve
cinsiyet ayırımı yapmadan genel ve mutlak olarak
bildirmiştir. İslâm, fıtrat dini olup evrenseldir; her ırkı,
her toplumu, her cinsi ve her ülkeyi kapsar. Kulluk ve görev
yönünden kadını erkekten ayırmamıştır. Kadını asla ikinci
sınıf insan, aklı ve dini noksan Müslüman saymamıştır. (Bu
tarz kabuller, kendini bilmezler tarafından İslâm'a
maledilmiş, gâfiller tarafından da kabul görmüştür. Bu tip
inanç ve kabuller büyük bir gaflettir.) Kur’ân'da kadının,
toplantı günü uygulanan salâta katılmasının farz olmadığını
bildiren bir âyet yoktur.
Sünen ve İslâm Târihi kitaplarına bakıldığında,
Rasûlullah'ın, kadınların mescidlere gitmelerini ve
eşlerinin bu duruma engel olmamalarını istediğini, Emeviler
dönemine kadar da kadınların Cum‘a/Toplantı'lara iştirak
ettiği görülür. Ama, siyasî otorite sağlayabilmek için
yazdırılmış bazı kitaplarda hadis olarak nakledilen bir
rivâyet, bu hususta malzeme olarak kullanılmıştır: Bu
hadiste güya Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Cum‘a salâtı, cemaat içinde bulunan her Müslüman üzerine
Allah Teâlâ'nın bir hakkı olup farzdır. Ancak köleler,
kadınlar, çocuklar ve hastalar bundan müstesnadır.
Hadis bilginleri, bu hadisin râvîsi olan Târık b. Şihâb'ın
Rasûlullah'ı gördüğü, ama o'ndan bir şey işitmediğini ifade
ederler.
İşin aslı şu: O günkü siyasî otorite haksız iktidarlarını
sürdürebilmek için, toplumdaki direnci kırmayı düşünür;
toplumun yarısını oluşturan kadınları, fitneye sebep
olabilecekleri bahaneleriyle Cum‘a'dan/toplantı'dan
uzaklaştırıp evlerine kapatırlar. O gün bu gün böyle devam
edip gidiyor. .
Yine fıkıh kitapları birtakım târihî olayları delil kabul
ederek, toplantı günü salâtının edasının şartları olarak
şunları belirlemişlerdir:
Veliyyu'l-emr,
İzn-i âm,
Vakit,
Cemaat,
Hutbe.
Bunları kısaca açalım:
1-Veliyyu'l-emr: Resmî otoritenin başı, devlet başkanı ya da
nâibi.
2-İzn-i âmm: Toplantının yapılacağı yerin herkese açık
olması ve mülkî âmirin izin verdiği yerde (miting izni gibi)
uygulanması.
Bu ikisi, bugünkü siyâsî yapı gereği uygulama imkânı
bulunmayan şartlardır. Esasan böyle şartlar İslâm'da zaten
yoktur. Müslümanlar nerede olsa toplanır; (ilk Müslümanlar
koyun ağılında toplanmışlardı) Cum‘a/toplantı başkanını
[kongre divan başkanını] aralarından seçer; “Allah'ın
anılması” işini icra eder, ardından da Allah'ın nimetlerini
aramak üzere yeryüzüne dağılırlar. İslâm, Allah'ın koyduğu
sınırlarda yaşanır; onun-bunun himmeti ve izni oranında
değil. Bu iki şartı, resmî otorite ve mülkî idareye
bağlayanlar, laik sistemde işin içinden çıkamamışlardır.
İnançları gereği, “Bu şartlarda Cum‘a salâtı ikâme
edilmez/Cum‘a namazı kılınmaz” diyemedikleri gibi,
kıldıkları Cum‘a'nın kabul olmama endişesini de içlerinden
atamamışlardır. Onun için iki rekât namaz ve hutbeden ibaret
olan Cum‘a'yı/toplantıyı, hutbe ve 16 rekâta çıkarmışlardır.
16 rekâta nasıl niyet edileceği sorusuna ise bir türlü ikna
edici bir cevap bulamamışlardır.
Bu şartlar, Müslümanları kontrol altında tutmaya çalışan
sonraki siyâsîlerce İslâm'a sokulmuştur. Böylece arı-duru
olan İslâm; Arap, Acem, Selçuklu, Osmanlı Müslümanlık'ı
olarak dejenere edilmiştir. Her Müslüman bu toplantının
doğal üyesidir. Hiçbir Müslüman'a katılımda kısıtlama
konamaz. Herhangi bir nedenle katılımı kısıtlanmış kişiye,
katılmadığı için sorumluluk yoktur.
3-Vakit: Bugünkü uygulamada haftanın beşinci günü Yevmu'l-Cum‘a'dır
[Toplantı Günü'dür].
Cum‘a gününü Allah tesbit etmemiştir. İlk Cum‘a'yı uygulayan
Medîneli Müslümanlar, içerisinde bulundukları sosyal ve
ekonomik şartları dikkate alarak haftanın altıncı gününü
(bize göre beşinci günüdür; zira Araplar haftayı Pazar'dan
başlatırlar) Yevmu'l-Cum‘a/Toplantı Günü olarak
kararlaştırmışlar; o günden bu güne aynı uygulama devam edip
gelmektedir. Herhangi bir bölgedeki Müslümanlar, içinde
bulundukları şartlar gereği Yevmu'l-Cum‘a'yı/Toplantı
Günü'nü haftanın başka bir gününde veya günün değişik
saatlerinde uygulamayı uygun görürlerse, buna da saygı
duymak gerekir.
Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği
zaman, Allah'ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın.
Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.
(Cum‘a/9)
Bu âyette günün tümüne işaret edildiğine göre, günün
herhangi bir vaktinde Cum‘a/Toplantı uygulanabilir. Bunu da
yine bölge Müslümanları, sosyal ve ekonomik koşullarına göre
ayarlayabilirler. Bugüne kadarki gün ve saat uygulamaları
bir teâmüldür. Allah tarafından tesbit edilip zorunlu
tutulmamıştır.
Fıkıh kitapları bu vakti, Cum‘a/Toplantı gününün öğle vakti
olarak belirleseler de, Rasûlullah'ın (s.a) öğleden evvel,
öğlen sonrası uyguladığı sahih hadislerde bildirilmektedir.
Ayrıca, âyette “yevmu'l-Cum‘a/toplantı günü” ifadesi yer
aldığına göre, günün herhangi bir saatinin olabileceğine
ilâhî bir ruhsat var demektir.
4-Cemaat: Bu şart; âlimler arasında tartışılmış; ellerindeki
rivâyetlere göre kimi 3 kişi, kimi 7 kişi, kimi 40 kişi
olması gerektiğini söylemiştir. Bunlardan, Cum‘a'nın 3
kişiyle de 7 kişiyle de 40 kişiyle de uygulandığını
anlıyoruz. Ama işin özü; Arapça'daki çoğul ifade eden
sayıdır ki o da 3'tür. Âyette, çoğul olarak Allah'ın zikrine
koşun diye buyurulduğuna, çoğulun en azı da 3 olduğuna göre,
toplantı için 3 Müslümanın bulunması yeterlidir; bunların
kadın ya da erkek olması, veya kadın-erkek karışık olması
durumu değiştirmez.
Burada Müslümanların, yukarıda açıkladığımız salâta katılış
şartlarını dikkate almaları; cünüb ve sarhoş olmamaları,
ayrıca su; su bulamayanların ise temiz toprak ile
temizlenmeleri, kirli, pis kokulu olarak toplantıya
gelmemeleri, ziynetlerini takınarak gelmeleri gerekir.
Târih ve Sünen kitaplarından öğrendiğimize göre Cum‘a için
Rasûlullah boy abdesti alıyor, beyaz ve temiz elbisesini
giyiyor, güzel kokular sürünüyordu. Bunları herkese de
tavsiye ediyordu.
5-Mısr/Yerleşim birimi: Her yerleşim biriminde tek bir yerde
Cum‘a/Toplantı icra edilir. Bu günkü gibi her 100 metrede
bir Cum‘a/Toplantı yapmak yanlıştır. Bir beldenin her
camisinde ayrı ayrı Cum‘a/Toplantı yapmak, Cum‘a'nın/Toplantının
amacına aykırıdır. Böyle uygulamalardan maksat hâsıl olmaz.
Onun içindir ki, “Bir beldede birden fazla Cum‘a/Toplantı
icra edilecek olursa, ilk Cum‘a'ya başlayan cemaatin Cum‘a'sı
olur; diğerlerininki olmaz” denilmiştir. İmam A‘zam Ebû
Hanîfe, bir beldede değişik yerlerde birden fazla cemaat
olunup Cum‘a icra edilmez dedidiği halde, Hanefî mezhebinden
olduklarını iddia edenlerin, diğer mezhep mensuplarından
daha fazla bu hatayı yapmaları dikkat çekicidir.
6) Hutbe: Hutbe, Cum‘a/9'da geçen, “zikrullâh/Allah'ın
anılması”dır.
Bu şart, mezhepler ve mezhep içi imamlar arasında değişik
şekillerde yorumlanmıştır. Bunların en güzeli, İmam A‘zam
Ebû Hanîfe'ye aittir. O, “Hutbe zikrullâhtır/Allah'ı
anmaktır” demiştir ki, âyetin açık beyanı da bunu
doğrulamaktadır. Ama Ebû Hanîfe'nin bu sözünü, “İmam minbere
çıkıp ‘Allah’ derse hutbe tamam olur” diye anlamışlar.
Hutbe belirli bir gündemle icra edilir. Hutbeyi okuyan, bir
nevi kongredeki divan başkanı görevini yürütür. Herkesin söz
hakkı vardır; hem de sansürsüz. Orada görüşülen her konu
Zikrullâh'a yönelik ve “Haksızlık karşısında susan, dilsiz
şeytandır” anlayışı çerçevesinde olduğundan, hiçbir Müslüman
görüş ve eleştirisinden ötürü takibata alınamaz,
ayıplanamaz. Tam bir dokunulmazlık hakkına sahiptir.
“Mescidde dünya kelâmı konuşulmaz”, “Hutbe esnasında
konuşulmaz” vb. sözler, İlmihallerde yer alsa da, bunlar,
eleştiriye tahammülü olmayan güçler tarafından piyasaya
sürdürülmüş şeylerdir. Böylece, toplantı mahallinde konuşmak
yasaklanmış, katılımcıların diline kilit vurulmuştur.
Buhârî'de yer aldığına göre katılımcılardan birinin
arkadaşına “sus” demesi bile suç sayılmıştır.[10]
İslâm'ın aslı ile alakası olmayan bu gibi şeyler; aktif,
cevval ve uyanık olmaları lazım gelen Müslümanları koyun
sürüsü haline getirmek için birileri tarafından icat
edilmiş, bunda da muvaffak olmuşlardır: Mescidlerde bugün
bilinçli cemaat yoktur; imamın söyledikleri yalan-yanlış da
olsa ses çıkarılmaz. Halife Ömer, hutbe okurken “Susun ve
beni dinleyin” dediğinde, “Üzerindeki elbiseyi nerden
bulduğunu, nasıl ona sahip olduğunu bize açıklayıp bizi ikna
etmeden sana itaat etmeyiz” diyen erkek cemâat da, “Allah'ın
sınır koymadığı mehirde sen nasıl kısıtlamaya gidebilirsin
?” diye itiraz eden kadın cemâat da târih oldu.
Yukarıda, toplantının amacının, zikrullâh olduğunu ifade
etmiştik. Zikrullâh hakkında A‘râf Sûresi'nin sonundaki özel
yazımıza[11] bakılabilir. Kısacası zikrullâh/Allah'ın
anılması, bir tesbîh alıp dil ile “Allah, Allah, Allah…”
demek değil, “Allah'ın üzerimizdeki hakklarını, bize sunduğu
nimetleri düşünmek, kul olarak O'na karşı sorumluluklarımızı
yerine getirip getirmediğimizin muhâsebesini yapmak ve
verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine
karşı şükredip nankörlük etmemek; daima bu bilinç içerisinde
olmak”tır.
Böyle bir uygulama ile hiç şüphesiz Müslümanların bir nevi
haftalık bakımları yapılıyor; inanç ve amelleri revize
ediliyor; ileriki hafta için işleri programlanıyor;
aralarındaki ihtilaflar, yaşamlarındaki aksaklıklar,
yapılması lazım gelen işler, dertler, tasalar, eleştiriler
orada hiç kimseye alet olmadan her Müslüman'ın katılımı ile
özgürce ve tam bir dokunulmazlıkla istişare edilip karara
bağlanıyor. Ayrıca bu toplantı vesilesi ile Müslümanlar
tanışıp konuşuyorlar, dostluk tazeliyor; bilgileri,
bilinçleri artıyor; kenetleniyor; güç birliği yapıyor ve
bunu da dosta-düşmana gösteriyorlar. Sürü gibi câmiye
doluşarak uyuklayıp uyuklayıp dağılmıyorlar. –İşte onun
içindir ki toplantı günü salâtı, es-Salâtu'l-Vusta'dır [en
hayırlı salâttır].– Sonra da, bu dinamizmle, Allah'ın
nimetlerini aramak için yeryüzüne yayılıyorlar. Ne kadar
güzel ve anlamlı. .
Sahîh sünnete ve târihî belgelere bakılırsa Peygamberimizin
mescidi, her türlü kamu hizmeti ve sosyal aktivite için
kullandığı görülür. Bugün de mescidler/câmiler kongre,
konferans, sergi solonu, kütüphane, eğitim-öğretim gibi tüm
sosyal ve kültürel aktivitelere açık olmalıdır. Mescidler/câmiler
uyuma ve uyutma mekânları, mahalleri ve merkezleri olmaktan
çıkarılmalı, İslâm'daki özgün kimliğine kavuşturulmalıdır.
Yâni, mescidler/câmiler salât mahalli; bilgilenme,
bilinçlenme ve aydınlanma yerleri olmalıdır.
İşte İslâm'ın Cum‘ası. . Müslümanların yerel gündem
toplantısı böyle olmalı!
SALÂTIN [ZİHNÎ ve MÂLÎ DESTEĞİN] VAKİTLERİ
Güneşin dülûkundan [batmasından, kaybolmasından] gecenin
kararmasına kadar salâtı ikâme et [zihinsel ve mâlî desteği
oluştur ve ayakta tut] ve sabah Kur’ân'ını da. Çünkü sabah
Kur’ân'ı görülecek şeydir. Ve geceden de. Ayrıca, sana özgü
bir fazlalık olarak sen, onu [gece salâtını] teheccüd
et [uyanıp ikâme et]! Rabbinin, seni güzel bir makama
ulaştıracağı umulur. (İsrâ/78-79)
Bunlar, salât [zihnî ve mâlî destek] vakitlerini belirleyen
ilk âyetlerdir. Her ne kadar Mekkî bir Sûre içinde bulunuyor
iseler de, bu âyetler Medîne dönemine aittir.
Yukarıda da vurguladığımız gibi, salâtın [zihnî ve mâlî
desteğin] amacı, kişiyi –zihnî ve mâlî yönlerden
destekleyerek– kendisine ve topluma yararlı bir insan hâline
getirmektir. Özellikle salâtın zihnî yönü, insanın rüşde
ermesini sağladığından, Rabbimiz, bu çok önemli amacı
gerçekleştirmenin yolu olan eğitim ve öğretime ne kadar önem
verdiğini, düşman saldırısı riski altında iken bile salâtın
zihnî yönünün terk edilmemesi gerektiği talimatı ile
göstermiştir:
Ve yeryüzünde sefere çıktığınız zaman, kâfirlerin sizi
fitnelendirmesinden [size bir kötülük
yapacağından] korkarsanız salâttan kısaltmanızda sizin için
bir sakınca yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin için apaçık
düşmandırlar. Ve sen onların içinde bulunup da onlar için
salât ikâme ettiğin zaman [eğitim, öğretim verdiğin
zaman] içlerinden bir kısmı seninle beraber
dikilsinler[eğitime katılsınlar]. Silâhlarını da yanlarına
alsınlar. Bunlar boyun eğdiklerinde [ikna olduklarında] arka
tarafınıza geçsinler. Sonra salâta
katılmamış [eğitim-öğretim almamış] diğer bir kısmı
arkanızda beklesin. Sonra o salât ikâme etmemiş olan diğer
kısım gelsin seninle beraber salât etsinler [eğitim-öğretim
yapsınlar] ve tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar.
Kâfirler, silâhlarınızdan ve eşyanızdan gâfil olsanız da
size ani bir baskın yapsınlar isterler. Eğer size yağmurdan
bir eziyet erişir veya hasta olursanız silâhlarınızı
bırakmanızda sizin için bir sakınca yoktur. Tedbirinizi de
alın. Şüphesiz Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap
hazırlamıştır. Sonra (korku halindeki) salâtı tamamlayınca,
artık Allah'ı ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükûnet
bulduğunuzda/güvene erdiğinizde, salâtı ikâme edin. Hiç
şüphesiz ki salât, mü’minler üzerine vakti belirlenmiş bir
yazgıdır. (Nisâ/101-103)
Yukarıdaki âyetlerde konu edilen, salâtın zihnî yönüdür.
Çünkü can emniyetinin ön plana çıktığı bir ortamda, salâtın
mâlî yönünün önemini kaybetmesi doğaldır. Ama Yüce Allah,
salâtın zihinsel yönünün bu durumda dahi terk edilmemesini
emretmektedir. İşte bu sebepledir ki salât, vücudun
beslenmesindeki üç öğün gıda gibi öğünleştirilmiş, belirli
vakitlerde salâtın ikâme edilmesi istenerek, insanın manevî
beslenmesinin sürekliliği sağlanmıştır. “Salât”ın, mü’minler
için günün belli vakitlerinde yerine getirilecek bir görev
olması, öncelikle, insan şuurunda Allah inancının
devamlılığını gerçekleştirme gayesine yöneliktir. Dîn
psikolojisi araştırmaları ortaya koymaktadır ki, insanın
içsel yönelişlerinin ihmal edilmesi onu manen kör bir varlık
haline getirmekte, bunun sonucu olarak da kişi iyi bir
“yapıcı toplum elemanı” olamamaktadır. Dolayısıyla, salâtı
ikâme etmek [zihnî ve mâlî destek oluşturup ayakta tutmak]
insan için çok önemli bir ödev mahiyetindedir. Bu öneminden
dolayı da günün belli vakitlerinde [sabah, akşam ve gece]
zorunlu olarak bu ödevin yerine getirilmesi istenmektedir:
Sonra (korku hâlindeki) salâtı tamamlayınca, artık Allah'ı
ayakta, oturarak, yan yatmışken anın. Sükûnet
bulduğunuzda/güvene erdiğinizde, salâtı ikâme edin. Hiç
şüphesiz ki, salât, mü’minler üzerine vakti belirlenmiş bir
yazgıdır. (Nisâ/103)
Âyetteki, كتابا موقوتا [kitâben mevqûten/vakti belirlenmiş
yazgı] ifadesinden anlaşılmaktadır ki; salât, belirli
vakitlerde icra edilmeli, geri bırakılmamalıdır. Vaktinde
ikâme edilmemiş salât, vaktinde yenilmemiş yemek veya
vaktinde alınmamış ilaç gibidir.
Salâtı ikâme etmeyi emreden Allah, bunların hangi vakitlerde
ikâme edileceğini de Kur’ân'da açıkça bildirmiştir:
Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde
salâtı ikâme et [zihnî ve mâlî desteği oluştur ve ayakta
tut]; çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, ibret
alanlara bir öğüttür. (Hûd/114)
Bu âyette Peygamberimize gündüzün iki tarafında [sabah ile
akşam] ve gecenin yakın zamanlarında [yatsı] olmak üzere
toplam 3 vakitte salât ikâme etmesi emredilmiştir.
Güneşin dülûkundan [batmasından, kaybolmasından] gecenin
kararmasına kadar salâtı ikâme et [zihnî ve mâlî destek
oluştur ve ayakta tut] ve sabah Kur’ân'ını da. Çünkü sabah
Kur’ân'ı görülecek şeydir. Ve geceden de. Ayrıca, sana özgü
bir fazlalık olarak sen, onu [gece salâtını]teheccüd
et [uyanıp ikâme et]! Rabbinin, seni güzel bir makama
ulaştıracağı umulur. (İsrâ/78-79)
Bu âyetlerde de yine Peygamberimize güneşin batmasından
gecenin karanlığına değin [akşam], tanyeri ağarırken [sabah]
ve geceden bir bölümde [yatsı] salât ikâme etmesi
emredilmiştir. Yani, emredilen vakitler sabah, akşam ve
gecedir. Ayrıca Peygamberimize özgü bir ayrıcalık olarak
fazladan [ek görev olarak] gece salâtını teheccüd etmesi
[gece uyuyup uyanarak salât ikâme etmesi] emredilmiştir.
Dikkat edilirse, Hûd/114 ile İsrâ/78-79'daki ifadeler aynı
olup bu âyetler salâtın vakitlerini belirtmektedir. Ancak bu
vakitler Kur’ân'ın genel üslûbuna uygun olarak değişik üslûp
ve özdeş sözcüklerle ifade edilmiştir. Dikkat edilmesi
gereken nokta, bu farklı sözcüklerin hepsinin de aynı anlamı
taşıyor olmasıdır.
Meselenin aslını öğrenebilmek için bu âyetleri iyi anlamak,
âyetleri iyi anlamak için de âyetlerde geçen دلوك الشّمس [dülûku'ş-şems] قرآن الفجر [qur’âne'l-fecr], طرف [taraf], تهجّد [teheccüd]
ve نافلة [nâfile] sözcüklerinin anlamını iyi bilmek gerekir.
دلوك الشّمس [dülûku'ş-şems] Dülûk ve şems sözcüklerinden
oluşan bu isim tamlaması, “güneşin batması, gözden
kaybolması” demektir. Ancak bazı yorumcular, söz konusu
ifadeye, “güneşin eğilmesi” anlamını vermişlerdir. Tâcu'l-Arûs ve Lisânu'l-Arab adlı
lügatlerde konuyla ilgili dikkat çekici bir ayrıntı verilmiş
ve dülûk sözcüğüne, “eğilme” anlamının verilme sebebinin,
salâtın beş vakit olarak anlaşılmasını sağlama amacına
yönelik olduğu belirtilmiştir.[12]
Dülûk sözcüğünün asıl anlamına göre dülûku'ş-şems tamlaması
“akşam” vaktini ifade eder. Nitekim dördüncü halife Ali,
Abdullah b. Mes‘ûd, Sa‘îd b. Cübeyr, Nehâî, Mukâtil, Dahhâk,
Süddî, İbn Abbâs ve Mücâhid bu anlamı tercih etmişlerdir.
Buna karşılık dülûk sözcüğüne, “eğilme” anlamı vererek
sözcükten “öğle vaktini” anlayanlar da olmuştur. Klâsik
kaynaklarda İbn Ömer, Câbir, Atâ, Katâde ve Hasan'ın bu
görüşü benimsedikleri bildirilir.
İsrâ/78'de yer alan bu deyimden her iki anlamın birden
anlaşılabileceği ileri sürülse de, salâtın vakitlerini
belirleyen Hûd/114'teki ifadeler, söz konusu deyimden
“güneşin eğilmesi” anlamının çıkarılmasına ve bu anlamdan da
öğle salâtının kasdedildiğinin sanılmasına engel olur. Çünkü
Hûd/114'te Peygamberimize, “Gündüzün iki tarafında ve geceye
yakın bir zamanda salât ikâme etmesi” emredilmiş ve anlam
netleşmiştir. Zira Hûd/114'te geçen zülefen sözcüğü, İsrâ/78'de
geçen ğasaq sözcüğü ile aynı anlamda olup “ortalığın
karardığı zaman, gecenin ilk saatleri” demektir. Yani, her
iki sözcük de “yatsı” vaktine karşılıktır. Bu durumdan kesin
olarak anlaşılmaktadır ki, İsrâ/78-79'daki emir ile Hûd/114'teki
emir aynıdır. Yani, bu âyetlerin üçünde de, salât ikâme
edilecek vakitler, özdeş kelimeler kullanılmak Sûretiyle
değişik üslûplarla ifade edilmiştir.
Diğer taraftan, birçok yorumcu, dülûku'ş-şems ile ğasakı'l-leyl deyimlerinin
ayrı zamanları ifade ettiğini ileri sürmüştür. Oysa bu
deyimler ayrı zamanları değil, bir vaktin başını ve sonunu
ifade etmektedirler. Şöyle ki: İsrâ/78'de, “Güneşin
batmasından itibaren karanlığa kadar” salât ikâme edilmesi
emredilmiştir. Bu ifade, iki salâtın değil, bir tek salâtın
[akşam salâtının] vaktini belirlemektedir.
قرآن الفجر [qur’âne'l-fecr]: “Sabah okuması” anlamına gelen
bu ifade ile sabah salâtı kasdedilmiş olup, bu salât
eğitim-öğretim ağırlıklıdır.
طرف [taraf]: Bu sözcük “nahiye, yan bölge” demektir. Bir
şeyin “taraf”ından söz edildiği zaman, o şeyin içi değil,
dışı anlaşılır.[13] Nitekim Fıkıh'ta “İnsanın iki tarafı”
ifadesinden, bir taraf olarak insanın anası, babası, dedesi,
yani atası; diğer taraf olarak da çocukları ve torunları
anlaşılır. Benzer şekilde “masanın iki tarafı” denildiğinde
de masanın ikiye ayrılmış hâldeki iki parçası anlaşılmaz,
masanın sağında ve solundaki şeyler anlaşılır.
Taraf sözcüğünün çoğulu etraf sözcüğüdür. Bu sözcük de
Türkçe'ye aynen Arapça'daki anlamı ile
geçmiştir. Etraf sözcüğü, yöneltildiği şeyin dışı ile
ilgilidir. Meselâ, bir kimseye “Etrafına bak” dendiği zaman,
o kişi eline, yüzüne, vücuduna değil, sağına, soluna, önüne
ve arkasına bakar. Bu örneği “ülkenin etrafı” dendiğinde
ülkenin dışının kasdedildiği ve anlaşıldığı, “Dünyanın
etrafı” dendiğinde, dünyanın dışının kasdedildiği ve
anlaşıldığı şeklinde çoğaltmak mümkündür.
Âyetteki, Gündüzün iki tarafı ifadesinden de “gündüz”ün
dışında kalan “sabah” ve “akşam” vakitleri anlaşılır;
“gündüz”ün kısımları, birer parçası olan “kuşluk” ve
“ikindi” vakitleri demek değil.
تهجّد [teheccüd] sözcüğünün kökü olan هجد [hecd] sözcüğü,
“ezdad”dan olup iki zıd anlamı da ifade eder. Yani, hem
“uyumak” hem de “uyanmak” demektir. Hecd sözcüğünün bazı
türevleri şöyle meşhurlaşmıştır: Hâcid, “uyuyan”; tehcid, “uykuyu
gidermek, uyandırmak”; teheccüd, “uykudan uyanıp salât ikâme
etmek”; müteheccid, “geceleyin uyanıp salât ikâme eden
kimse.”[14]
نافلة [nâfile]: Bu sözcük “asıl üzerine yapılan ziyade [ek]”
demektir.[15] Âyetten anlaşıldığına göre, Peygamberimiz,
gece salâtını herkes gibi karanlığın başladığı zaman ile tan
ağarma zamanı arasında ikâme etmeyecek, uykusundan kalkıp
ikâme edecektir. Bundan anlaşılıyor ki, topluma önderlik,
rehberlik; öğretmenlik yapacak olan Allah Elçisi (ve o'nun
varisleri) geceleyin tek başına eğitim-öğretim için
plan-program hazırlayacaktır. Teheccüdün gerçek anlamı
budur.
Kur’ân'a göre 3 vakit olarak vakitlenmiş olan salâtların
2'si, başka bir âyette isimleriyle de anılmıştır:
Ey iman etmiş olan kimseler! Yemînlerinizin sahip olduğu
kimseler, sizden erginlik yaşına gelmemiş olanlarınız üç
durumda; sabah salâtından önce, öğle vaktinde elbisenizi
çıkardığınızda, ışa [gece] salâtından sonra izin istesinler.
Bunlar sizin için üç avrettir [açık ve korumasız, üç
zamandır].” Bunlar dışında ne size ne de onlara bir günah
yoktur. Aranızda dolaşırlar, birbirinize bakabilirsiniz.
Allah, âyetleri size işte böyle açıklıyor. Allah alîm'dir,
hakîm'dir. (Nûr/58)
Sonuç olarak, İsrâ/78-79'da 3 vakitte; sabah, akşam ve gece
vaktinde 3 salât emredildiği gibi, Hûd/114'te de aynı şeyler
emredilmiş; 3 vakit [sabah, akşam ve yatsı] salât ikâme
edilmesi [eğitim-öğretimle zihnî yönden, sıkıntıların
giderilmesiyle mâlî yönden destek sağlanması ve bu desteğin
sürekli kılınması] emredilmiştir. Rasûlullah, genelde “salât
ve namaz”ı birlikte icra ettiği için salât
vakitleri, maalesef “namaz vakitleri” olarak yanlış
yerleşmiştir.
Vakitleri bildiren âyetlerde ilk muhatap Peygamberimiz
olmasına rağmen, emir tüm ümmeti kapsamaktadır. Çünkü ümmete
verilen emirler, ümmetin örneği, rehberi, imamı olmak
sıfatıyla önce o'nun şahsında yer tutmaktadır:
De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü
Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan,
hem dirilten hem öldüren Allah'ın size, hepinize gönderdiği
elçiyim. O hâlde Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, ümmî
Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun ki, doğru
yolu bulmuş olasınız.” (A‘râf/158)
Salât, oruç, hacc ve zekât görevleri, İbrâhîm peygamberden
sonraki peygamberlerin şeriatlarında da mevcuttu. Mâûn
Sûresi'nden ve Enfâl/35'den Mekkelilerin de salât ikâme
ettikleri [zihnî ve mâlî destek oluşturarak bunu
sürdürdükleri] anlaşılmaktadır. Hattâ Alak/9-10'a göre
Peygamberimiz de peygamber olmazdan evvel salât ediyordu
[çevresine zihnî ve mâlî destek veriyordu]. Fakat bu
salâtlar, Kur’ân'dan öğrendiğimiz kadarıyla, özelliğini
yitirmiş salâtlardır. Kur’ân, sonuçları bakımından önemli
olmayan, şakşakçılar eşliğinde bir gösteri biçiminde yapılan
bu salâtları kınamış, salâtı [zihnî ve mâlî desteği] huşû
ekseni üzerinde yeniden yapılandırmıştır.
|