.

 

.İslam dininde Ruhbanlık yoktur.

Sünni Müslümanların cemaat olmasını engelleyen Diyanet personeli Ruhban sınıfı gibi davranıyor. Camilerde Mekruh olmasına rağmen kendilerine yer tahsis ediyorlar

İslam dininde Ruhbanlık yoktur. Ancak müctehid ve din alimleri vardır. İslam dininin kaynağı Kuranı Kerim ve Peygamberimizin söz ve hareketleridir. İslam alimleri de bunları esas alarak içtihat yapmaktadır.

Günümüzde sadece Türkiye'de Diyanet adı altında Devlet memuru haklarından faydalanan lakin 657 sayılı devlet memurları kanununa tabi olmayan, sayısının 102.000 kişilik dev bir kadro ile Din görevlileri adı altında Devletimizin Sünni Müslümanlara imam, müezzin, kayyım olarak atadığı görevlilerin kahhar çoğunluğu İslam'ın alim sıfatıyla anılamayacak, donanımsız Sadece Namazlarda imamlık yapan, tesbihat komutu veren, ezan okuyan görevliler var.

Bu görevliler Laik devletin İslam açısından ortaya koyduğu katı kuralların takipçiliğinden başka etkinlikleri yok. Devlet adına hala kanunu olmayan hukuksuz bir şekilde yıllardır görev yapan bu kişiler Devletten sağladıkları arka ile adeta birçok dinde olduğu gibi İslam'da, bir ruhban sınıfının oluşmasına sebep olmuşlardır.


İslam'da namaz kılınırken imam dahil kimsenin kendine ait tahsisli yeri yoktur. Devletin dayatması ile namaz memurları Mihrabı, Mimber'i gasp etmiş durumdadır.

Gasp diyorum çünkü İslam dininin hükümleri bozulmadan ortadadır."Resulûllah sav. Cemaat olun En takvanızı imam yapın" emri bütün zamanları kuşatan evrensel bir emirdir.

Müslümanlar namaz ve sosyal hayat içinde bütün davranışlarını Cemaat şuuruyla yaparlar, Demokrasilerde olduğu gibi bir makama daha uygun birisi olduğunda cemaat o makama layık olan yeni kişiyi getirerek biat eder.

Günümüzde Devlet eliyle imamet makamını gasp eden kişiler arkalarındaki cemaatte ne derece büyük alim olursa olsun imamet görevini onlara teslim etmeye imkan tanımazlar. Gayri İslami olan görevlerini en katı şekilde devlet adına uygularken, bu konuda İslam'ın emirlerini görmemezlikten gelmeye devam ediyorlar.


Peygamberimiz sav. "Evlerinizi kabirlere benzetmeyin" derken evinizde de namaz kılın demek istemektedir. Yani İmkanı olanlar namazların ilk sünnetini evlerinde kılsınlar, Farzdan sonra hemen evlerine veya işyerlerine dönerek son sünneti kılsınlar demektedir.
Bu şekilde şu sıralar ülkemizde adet olan seremoni şeklinde tespih çekme, dua etme adabı İslami değildir. Peygamberimizin böyle bir uygulaması yoktur. Namazlardan sonraki dua ve tesbihatı kişi Allaha, Resulullah'a,mürşidine rabıta halinde kişisel olarak yapar.
Toplu dualarda vardır, Yağmur duası,kıtlık duası,şükür duası, ihtiyaç duası vs. gibi acı ve dar zamanlarda veya büyük zaferlerde bolluklarda şükür duaları, tesbih namazları şeklinde uygulanmaktaydı. Günümüzde diaynetin böyle bir uygulaması maalesef yoktur.

Devletin hiçbir yasadan almadığı yetkiyi bu diyanet görevlilerine vererek laik devletin ilkelerine aykırı bir yapılaşma ile sadece Sünni Müslümanlara böyle bir hizmet vermesini Dine hizmet olarak görmüyor. İslam dinini safihane yaşayan bu Sünni cemaati denetim ve kontrol altında tutmak için olduğunu açıkça biliyoruz.

Halkına din hizmeti veren devlet bütün vatandaşlara eşit hizmet anlayışında olmak mecburiyetindedir.
Bu ülkede sadece Sünni Müslümanlar yaşamıyor. Alevi vatandaşlarımız ve cem evleri üzerinde böyle bir hizmet vermiyor. Hıristiyan vatandaşlarımız ve kiliseler üzerine de bir hizmet vermiyor. Musevi vatandaşlarımız ve havralar,sinagoglar üzerinde bir hizmeti yok, denetimi yok.

Devlet bu çifte standart uygulamasından vazgeçerek laiklik ilkesi gereği din işlerini sivil toplum örgütlerine bırakarak, sadece dernekler ve vakıflar kanunu gereğince denetim görevini üstlenmelidir.

AB standartları gereği Hıristiyan ve Musevilere tarihten gelen bütün haklarını üçüncü şahıslara geçmiş olsa bile geri verilmesi çalışmaları devam ederken, Sünni Müslümanların bütün vakıf dernekleri devletin tahakkümünden ayrıştırılarak bağımsız hizmet üretmelerinin önü açılmalıdır.

İslam işlerinin tek elden yürütülmesi önemlidir. İslam'ın fetva makamı bütün kanunlardan arınmış özgür bir makam olarak hizmet vermesine imkan tanınmalıdır. Cem evinde Dede, Kilisede Papaz, Sinagogda Haham dilediği vaazı özgürce verebilirken bizde kanunlarla din dışı engeller konulması İslam adına kabul edilemez.

Ordinaryüs Prof. Ali Fuat Başgil'in Din ve Laiklik eseri bu konuda güzel bir uygulamadır. Devletimizin bu doğrultuda diyanet teşkilatını yeniden düzenleyerek, 5-6 bakanlıktan büyük bir bütçe tüketen mevcut Diyanetin lagv edilerek , Din işlerinin , diğer dinlerde olduğu gibi İslam cemaatine bırakılması gerekmektedir.

İslam vakıfları da, mal varlıkları da ve Vakıflar müdürlüğü komple bu yeni İslam konfederasyonuna devredilerek İslam dini görevlerinin sivilleştirilmesi gerekmektedir. Bu arada kapalı çarşı ve benzeri pek çok din adına inşa edilmiş bütün vakfiyelerin mevcut sahiplerinden geri alınarak gerçek amaçlarına hizmet edecek duruma getirilmelidir.

Bu doğrultuda İslam'da Ruhbanlık olmamasına rağmen mevcut diyanet görevlileri tıpa tıp batı tipi bir ruhban sınıfı oluşmasını sağlamışlardır. Bir Fatiha suresini doğru okuyamayan, Kurandan misaller verirken yanlış söyleyen, veya cemaatin kuran ve sünnet konusunda merakını giderecek bilgi donanımından çoğunluğunun mahrum olduğu bir kadro ile Sünni İslam hizmeti olmaz.
Cemaat kendi alimini kendisi yetiştirmeye onun ilim halkalarının tesis etmeye ve yaşatmaya imkanı vardır.

Mevcut diyanetin İslam'a hizmet için değil, Sünni Müslümanlığı denetim altında tutmak için icat edilmiş yasası olmayan fakat 657 sayılı yasa nimetlerinden sonuna kadar faydalanan yasadışı bir kurumdur. günümüzde diyanet yası adı altında bazı çalışmalar vardır. fakat laiklik ilkesine ve devletin bütün vatandaşlara eşit hizmet mecburiyetine uygun bir durum tesis edilemediğinden dolayı on yıllardır komisyonlarda beklemektedir.

İSLAM'DA DİN ADAMI VE ALİM VE İMAM KAVRAMI:

İslâm'da âlim; Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerîm başta olmak üzere Resulullah'ın hadislerini ve bütün sünnetini bilen, diğer İslâmî ilimlerden gerektiği şekilde haberdar olup ileri seviyede bir bilgi birikimine ulaşmış kimseye denir. Bu kabiliyetli kimseler temel İslâmî bilgileri aldıktan sonra, belli bir ilim dalında daha çok ilerleyip özel bir ihtisas alanına sahip olurlar. Âlim; bilgisi artıp ilerledikçe görüş açısı genişleyen ve bilgisi ile ihtisası dışındaki alanlarda hüküm vermekten çekinen, bildiklerinin doğruluğunu sürekli olarak araştıran kimsedir.


İslâm âliminin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olan ilimlerden birinde ilerlemesi mümkün olduğu gibi her mümin için farz-ı ayn olan belli seviyedeki ilimleri elde ettikten sonra, daha dar çerçevede bir ilim alanında söz sahibi olacak kadar ayrı bir sahada ilerlemesi mümkündür. İslâmî bir toplumda tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi ilimlerde gerçek otorite sahibi âlimlerin varlığı zarurettir. Ayrıca bu ilimlere belli bir düzeyde sahip olup; ayrıca kimya, fizik, matematik, astronomi gibi bugün fen ilimleri olarak kabul edilen ilimlerin birinde de ihtisas kesbetmiş ilim adamlarının toplum içinde varlığı zorunludur. Bu ilimlerin birinde mütehassıs olmak her toplum içinde yaşayan insanlar için farzı kifâye durumundadır. Toplum içinde bir kişi veya birkaç kişinin bu ilimlere sahip olması, toplumun mükellef olduğu farz- ı kifâye durumunu ortadan kaldırır.


İslâm toplumunda âlimin en önemli görevlerinden biri 'emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker'dir. Âlimin toplumda Allah'ın emir ve yasaklarının tam anlamıyla uygulanıp uygulanmadığını, yöneticilerin Allah'ın hükümlerini uygulamada titiz davranıp davranmadıklarını kontrol edip bu hususta yöneticileri uyarması gerektiği gibi; bu konuda halkın da dikkatini çekmesi gerekir. Âlim, ümmetin ileri gelen şahsiyeti demektir. Âlim, her hususta İslâm'ın izzetini koruyan, İslâm'ın hâkimiyeti için gayret sarf eden, Allah'ın ahkâmını uygulama hususunda ihmalkâr davranan yöneticileri her zaman hak yola çekmeye çalışan kimse demektir. Âlim; yöneticiler zulüm ve adaletsizliğe sapınca onlardan ayrılan ve onlara karşı İslâmî bir tavır takınan kimsedir. İslâm âliminin, Allah'ın emirlerini çiğneyen yöneticilere yaltaklık eden İsrail oğulları âlimlerinden ayrı bir özellik taşıması, İslâmî izzetin gereğidir. Bu tavır İslâm âliminin takınması gereken bir tavırdır. İmam-ı Â'zam Ebû Hanîfe, imam Ahmed İbn Hanbel gibi vb. âlimlerin tavrı ve hassasiyeti bu idi.


İslâm âlimi hevâ ve hevesine uymayıp kendi arzuları istikametinde dîne ilâvelerde bulunan kimse değildir. İslâm bu çerçevedeki âlime büyük değer vermiştir. İslâm, âlimin izzet ve haysiyetini korumuş ve ona gereken mevkîi vermiştir. "...Allah'ın kulları arasında ondan en çok korkan âlimlerdir. " (Fâtır, 35/28). "Bilmiyorsanız ilim erbâbına sorunuz. " (en-Nahl, 16/43). Ayetleriyle, Kur'an'ın âlimler hakkındaki hükmü en açık bir şekilde belirtilmiştir.


Hz. Peygamber (s.a.s.), âlimleri birçok hadislerinde övmüştür. En çok övdüğü âlimler ise ilimleriyle amel edenler olmuştur. (Dârimî, Mukaddime, 27). İnsanları ilimleriyle irşâd edip, onlara ilmini duyuran kimseyi Allah toplum içinde sözü dinlenir kimse kılar. (İbn Hanbel, II, 162, 223-224). Buna karşılık ilmiyle dünyaya talip olan âlimler de yine Resulullah tarafından yerilmiştir. (Tirmizî, İlim, 6). Müslüman daima Hz. Peygamber'in dua buyurduğu gibi, Allah'tan dünya ve ahiretine yararlı bir ilim ister (Müslim, Zikir, 73; Ebû Dâvud, Vitir, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 23). İnsanların en hayırlıları âlimlerin en hayırlılarıdır (Dârimî, Mukaddime, 34, 55)


"Âlimler peygamberlerin vârisleridir" (Buhârî, ilim, 10; Ebû Dâvud, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 17) buyuran Resulullah âlimlerin toplumu yönlendirme hususunda peygamberlere vekil ve halef olduklarını beyan etmiştir.


İbn Mes'ud'dan rivayet edilen bir hadiste, "Allah'u Teâlâ kıyamet gününde âlimleri toplayarak buyuracak ki: 'Ben size sırf hayır murad ettim. Bunun için de kalplerinize hikmeti koydum. Haydi girin Cennetime. İşlediğiniz kusurlarınızı mağfiret ettim." buyrulur.


Ebü'd-Derda'dan rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.s.) âlimleri şu şekilde övmüş ve müjdelemiştir: "Her kim bu ilim yoluna girer ve ondan bir ilim talep ederse; Allah onu Cennet yollarından bir yola koyar ve ilim isteyene melekler kanatlarını gererler. Bunu o âlimin uğraşısından hoşlandıkları için yaparlar. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar. Onlar yalnız ilmi miras bıraktılar. Şu halde onu alan çok büyük bir nasip almış olur." (Buhârî, İlim, 10; Müslim, Zikir, 37; Ebû Dâvud, İlim, 1; Tirmizî, ilim, 19; ibn Mâce, Mukaddime, 17).


İlmi bir seviyeye sahip olan âlime, Allah katındaki değerinden dolayı itaat, Allah'ın emrine itaattir. Hak yolda ve hayra götüren bir hususta âlimin yaptığı tavsiyeye uymak müminler için farzdır. Bu farziyet ancak âlim, Allah'ın razı olduğu bir hususu tavsiye ederse söz konusudur. Allah'ın razı olmadığı ve Allah'ın emretmediği, dinde olmayan bir bid'atı tavsiye eden âlimin tavsiyesine uyulmaz. Böyle bir bid'ate çağrıldığında reddetmek ise mümin için farzdır. İslâm'da olmayan bir hususu dine sokmak ve kendinden bir hüküm koymak Rububiyyet iddiasında bulunmak demektir. Allah'ın emir ve yasakları dışına çıkıp İslâm dışı tağutî nizamlara yapışmak nasıl küfür ise, âlimlerin hevâ ve heveslerine uyarak koydukları hüküm ve gösterdikleri gayri İslâmî yol ve ibadetlere yönelmek ve bu ibadetleri dinden kabul etmek de küfürdür.


Bu duruma göre İslâm âlimi, toplumu yönlendiren ve Allah'ın hükümlerinin uygulanmasında titizlik gösteren bir rehberdir. Âlimler ilimlerinin gereği olarak toplum içindeki görev ve fonksiyonlarını daima hatırlamak zorundadırlar. Ümmetler, âlimlerinin doğru yolu izledikleri ve doğru yolda oldukları müddetçe ayakta kalırlar. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.s.) "Ali'min ölümü İslâm'da açılan bir gediktir" (Dârimî, Mukaddime, 32) buyurmuşlardır.

Ahmed AĞIRAKÇA

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet Editör
 

İnanç Dünyamız ana sayfasına dön