Mora İsyanı

Fener’in köklü ailelerinden (İpsilanti) Konstantin İpsilanti’nin oğlu olan Aleksandros İpsilanti, Filiki Eterya’nın başkanı oldu ve örgütün ilk merkezi Etniki Kasa adıyla 1818’de İstanbul’un Fener semtinde faaliyete geçti.

Örgüte katılanlar “Arhe” (Baş) olarak andıkları Rusya Çarı I. Aleksandr’ın örgütün başkanı olduğunu sanıyorlardı.

Osmanlı ordusunun Tepedelenli Ali Paşa İsyanı’nı bastırmakla meşgul olmasından yararlanarak, isyan başlatıldı.

Filiki Eterya’nın ilk ayaklanma planı, Bulgarların ve Miloş Obreneviç önderliğindeki Sırpların da desteğini alarak harekete geçmekti. “Megali İdea” haritasına uygun olarak, İstanbul’da da isyan çıkartılacak ve Osmanlı Donanması ele geçirilecekti. “1820 Kasım’ında İstanbul ve Mora’da eşzamanlı bir ayaklanma planlanıyordu. Ancak 1820 yazında II. Mahmut artık gücünü kırmaya karar verdiği Tepedelenli Ali Paşa üzerine asker yollayınca Osmanlı askerleri kuvvetlerinin başka bir mesele ile uğraştığı sırada” ayaklanma başlatıldı.

İlk ayaklanma, Eflak Boğdan’da başladı. 6 Mart’ta harekete geçen İpsilanti, kuvvetleri ile Prut Nehri’ni geçerek Bükreş’e girdi. Ancak halkın İpsilanti’nin yanında yer almaması ve Çar’ın da İpsilanti’nin Romanya’yı işgal etmesine soğuk bakması sonucu hareket başarısız oldu. Osmanlı ordusu, İpsilanti’yi yenilgiye uğrattı. İpsilanti, Avusturya’ya kaçtı orada tutuklandı ve 1828 yılında cezaevinden çıktıktan sonra Viyana’da öldü.

Örgütün başına gelen kardeşi Dimitrios İpsilanti ikinci isyan için, 25 Mart 1821’de Mora’da harekete geçti. İpsilanti’yle birlikte Patra’da Aya Larva Kilisesi’nde Alman asıllı Patras Piskoposu Pol Germanos’un teşviki de ayaklanmanın büyümesinde etkili oldu. 6 Nisan 1821’de ayaklanma, Yanya’dan bütün Mora’ya yayıldı. Germanos’un, “Düşmanlar dağılsın ve Yunanistan yücelsin” sözleriyle başlayan yağma ve saldırılar sırasında, bir ay içinde binlerce Türk öldürüldü. Ayaklanma Ege Adaları’na da yayıldı.

İstanbul Patriği Grigorios V, Mora İsyanı’nı desteklediği için suçlu bulundu. Sadrazam Benderli Ali Paşa’nın Patrikhane’ye yaptığı baskında, şu belgeleri bulduğu belirtilir: “Moralı asi kaptanlara yazılan mektuplar, İstanbul’daki hazırlıklar için verilen bilgiler, Dışişleri Bakanlığı’nın maiyetinde çalışan Fenerli Rum beylerinden alınan Devlet’in gizli hazırlıkları; İngiliz ve Fransız elçiliklerinden edinilen bilgiler, özellikle Rusya’daki hazırlık safhaları; Odesa’daki F.Eterya merkezinden gönderilen silahlar; dünya Ortodoks alemine hitap eden yardım beyannameleri; yardımlara ait makbuzlar… Hepsi ele geçmiştir.”

Ayrıca Rus Elçisi General Ignadyef’in hatıralarında Patrik Grigorios’un Rus Çarı Aleksandr’a gönderdiği öne sürülen bir mektup da, Patrikhane’nin Mora İsyanı’na destek verdiğinin kanıtı olarak değerlendirilir.

“Kin Kapısı”



Patrik Grigorios ile Efes, Ahyolu ve İzmit metropolitleri, 22 Nisan 1821’de Fener meydanında Patrikhane’nin ortakapısı önünde idam edildiler. Daha sonra bunlara Terkos, Edirne ve Selanik metropolitleri de eklendi.

O gün Fener Patrikhanesi yöneticilerinin aynı seviyede bir Türk din veya devlet adamı asılmadıkça o kapının açılmayacağına dair yemin ettikleri söylenir.

Bugün hâlâ Fener Patrikhanesi’ne girişte kullanılan kapı, hizmetkârların kapısıdır. Ana kapı, yani Grigorios’un idam edildiği kapı hâlâ kullanılmamaktadır.

Patrik Grigorios asıldı ama, Mora İsyanı durdurulamadı. İsyan sonunda Mora’yı da içine alan Yunanistan Krallığı 15 Ocak 1822’de bağımsızlığını ilan etti. Osmanlı, 1827’ye kadar uğraşarak isyanı bastırdı.

4 Nisan 1827’de İngiltere ve Rusya Sen Petersburg protokolünü yaptı. Protokol, Yunanistan’ın bağımsızlığı yolunda atılan ilk adımdır. Protokolde, tüm Türk gayrimenkullerinin Rumlar tarafından satın alınması öngörülüyordu. Daha sonra İngiltere, Fransa ve Rusya, 6 Temmuz 1827’de Londra’da bir araya gelerek, Osmanlı’ın Sen Petersburg Protokolü’ne uymasını isteyen bir antlaşma yaptılar. Osmanlı, bunu içişlerine karışmak olarak değerlendirdi. Bunun üzerine İngiliz, Fransız ve Rus donanması, Navarin’de Osmanlı savaş gemilerini kuşattı. 20 Ekim 1827’de, tarihe “Navarin Faciası” olarak geçen baskın gerçekleştirildi. İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları, Osmanlı donanmasını imha etti.

Rusya 26 Nisan 1828’de Osmanlı’ya savaş ilan etti. 14 Eylül 1829’da Edirne Barışı imzalandı. Yunan özerkliğini içeren protokol kabul edildi.

Üç devlet Yunanistan’ın bağımsızlığını 3 Şubat 1830’da yaptıkları protokolle, Osmanlı da 24 Nisan’da kabul etti, ortaya Yunanistan diye bir devlet çıktı.



Ayaklanmada Kilise’nin Rolü



Mora ayaklanmasını hazırlayan gelişmeler düşünüldüğünde; Fransız Devrimi’nin yarattığı rüzgârın ardından ortaya çıkan ulusçuluk akımları, Napolyon’un Yedi Ada’ya yerleştikten sonra burada yaşayan Rumlar arasında yapılan milliyetçilik telkinleri, Çarlık Rusyası’nın olduğu kadar Avrupa’nın da yoğun bir faaliyet yürütmesi, merkezî bir örgütlenme yaratan Filiki Eterya’nın çalışmaları ilk anda akla gelenler.

İsyanda İstanbul Kilisesi’nin rolü ise Ortodoks dünyasında ve tarihçiler arasında tartışılagelmiştir. Bazı araştırmacılar Mora İsyanı’nı, tamamen Kilise’den bağımsız, hatta Kilise’ye karşı olan, sadece Fransız Devrimi’nden etkilenen, Avrupa’da eğitim gören Fenerli beyler ve oluşmakta olan Rum Burjuvazisinin marifeti olarak değerlendirmektedir.

Oysa, Kilise’nin ve ruhanilerin ayaklanmada ve Yunan ulusçuluğundaki rolü, sanıldığı gibi küçük bir ayrıntı değil.

Rumlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen her yerinde ama ağırlıklı olarak Mora, Teselya ve Ege Adaları’nda bulunuyordu. Ortaçağdan beri ulus niteliğinden yoksun ve ortak bağları Ortodoks kilisesi ve dilleriydi. Kilise, Yunan milliyetçiliğinden hiçbir zaman bağımsız olmadı. İlber Ortaylı’ya göre, “Balkanlar’da ulusalcı ideolojinin yayılmasında gerçek anlamda bir burjuvazi ve burjuva ideolojisi ile ilgisi çok az olan Ortodoks kilisesinin rolü büyük olmuştur.”

Ancak en çarpıcı değerlendirmeyi Niyazi Berkes yapıyor: “(…) Kilise Yunan milliyetçiliğinin asıl temsilcisi olarak kaldı. Yunan milliyetçiliğine gıda veren kaynak ne Eflatun ve Aristo’nun Hellas’ı, ne de Batı Avrupa’nın liberal ve sosyalist fikirleridir. Yunan milliyeti en başarılı şekilde papaz teokrasisinin yaratığıdır. Biz de yobazlar ulusal duygulara her zaman yabancı kalmışlardır; Yunanlılarda ise ulusçuluğun rehber ve bekçileri papazlar olmuştur. Kilise’yi ve Ortodoksluğu yok farz ediniz, Yunan ulusunun birlik içinde bir ulus olarak ayakta durabileceği şüphelidir. Türk ulusçuluğu, Halife teokrasisini önleyebildiği zaman mümkün olabildi; Yunanlılarda ise bunun tersi olmuştur. (…)

“Bu satırları yazdığım sırada, Adamantios Polyzodies (Polyzoidis –Y.N.) adında bir Rum yazarın Türkiye hakkında 1924’te Amerika’da çıkmış olan bir kitaba yazdığı yazının bir parçası gözüme ilişti. Benim söylediklerimin aynını daha kuvvetle belirttiği için, burada kendi yazdığım paragrafı çıkarıp onun şu satırlarını koyuyorum: ‘İstanbul’un zaptından sonra, Rumlar hayli din özgürlüğüne kavuştular. Bu özgürlüğü, hem eğitsel, hem yurtsever amaçlar için kullanma açıkgözlülüğünü gösterdiler. Her Rum Kilisesi bir gizli okul, her papaz bir öğretmen oldu… Herkesin bildiği olay şudur ki, Rum Kilisesi olmasaydı bir Yunan ihtilali ve bir Yunan bağımsızlığı olamazdı. Bu olay bize Rum milletinin neden kiliselerine bu kadar bağlı olduğunun nedenini gösterir. Bu kilise salt bir dinî kurum olmaktan fazla bir şeydir; çünkü o, her zaman Yunan ırkının gelenekleriyle, hayalleriyle ve özdeyişleriyle bir görülmüştür.”

HABERE GERİ DÖN