| . |
|
Bakın Rafa Kaldırın Demedim, Unutun Dedim!

Kanal İstanbul ile ilgili olarak benden görüş
soranlara öncelikle ben bir soru yöneltiyorum.
Diyelim ki İstanbul Boğazı'nda, Arnavutköy'de bir
yere oturdunuz ve Boğaz'ın o eşsiz manzarasını
seyrediyorsunuz. Derler ya "Denize bakarken bir şey
düşünmezsiniz" diye. İşte o anlardan biridir
gözleriniz önünde oluşan ve alır sizi götürür başka
diyarlara. Tanrı bize daha yaşarken cenneti sunmuş,
işte o cennet vatandan bir parçadır gördüğünüz.
Gözlerinizin önünde akan devasa bir nehir. İyi de
neden akar acaba bu su? Göz yanılması da değil
kendini meşhur akıntıları ile veya Karadeniz'e doğru
yol alan gemileri sanki yokuş tırmanırcasına
zorlanması ile belli eden. Karadeniz'den gelen
gemilerin de kuğu gibi süzülmesi, alelacele sanki
yokuş aşağı inercesine Boğaz'dan geçmesine neden
olan ve de dünyada eşi benzeri olmayan bir su yolu.
Bu hoca da işi abarttı "Ne o, denizde yokuş çıkmak
inmek, yerçekimi mi var? Her yer düzdür biraz
abarttı galiba" diye düşünebilirsiniz ama
yanılırsınız. İnanması zor ama normal koşullarda
Marmara'dan gelip Karadeniz'e giden bir gemi 30 km
uzunluğundaki Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak
zorunda kalır. Nedeni de basit: Karadeniz'in
Marmara'ya göre ortalama en az 30 cm yüksektir.
|
|
|
Eğer poyraz varsa ve de aylardan haziran
ya da temmuz ise bu yükseklik çok daha fazla olur, 70-80
hatta 1 metreye kadar çıkabilir. Hatta yol boyunca tuzluk ta
azalır suyun kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da
batar, motorlar daha da zorlanır. İyi de neden acaba? İşte
Türk Boğazlar sistemini dünyadaki diğer kanallardan ayıran
ve de yerkürede sadece ama sadece bize has olan bu
özelliğinin nedeni Karadeniz'e giren tatlı suların fazla
olmasından kaynaklanmaktadır. Tatlı suyun ana kaynağı da
Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleridir. Bizim
nehirler olsa da olur olmasa da ama Tuna Nehri debisini
değiştirir ise yandık bittik, tüm sistem alt üst olur. İşte
bu nedenle Tuna ve onun yatağında olan biten bizim için çok
önemlidir.
Olmaz ama bir ülke Tuna üzerinde devasa bir baraj yapacak
olsa ilk sesini yükselten ülke biz oluruz, yapılamaz diye,
çünkü bu, sistemin dengelerini alt üst eder. İşte bu hassas
dengeyi ben basit bir havuz problemine benzetirim. Karadeniz
hakikaten de devasa bir havuza benzer. 2000 metre derinlikte
ve dikey karışımın olmadığı bir havuz. Bu havuzu dolduran
musluklardan bahsettik, peki bu havuzu boşaltan musluk
nerede acaba? İşte İstanbul Boğazı da bu havuzu boşaltan
musluktur. Nedeni de basit. Akdeniz ve de özellikle Doğu
Akdeniz kelimenin tam anlamı ile bir buharlaşma baseni,
sauna misali. Yazın sıcakta, kışın kuru poyraz rüzgarları
ile sürekli su kaybeden bir deniz. Buharlaşma yolu ile
kaybedilen bu su nedeniyle Karadeniz'in fazla suyu İstanbul
ve Çanakkale boğazlarından geçerek, Atlantik Okyanusu yüzey
suyu da Cebelitarık Boğazı'ndan geçerek bu su eksikliğini
tamamlamaya çalışır.
Boğazlar Sistemi Nasıl Çalışır?
"Hoca'ya da Kanal İstanbul'u bir danışalım dedik aldı bizi
Atlantik'e götürdü" demiş olmalısınız ama sistem böyle
küresel boyutlarda ve hassas dengelerde çalışıyor. Bir
gerçeği daha aydınlatalım. Karadeniz'e giren tüm sular nehir
suyu veya yağmur suyu yani tatlı su. Peki Karadeniz neden
tuzlu? İşte burada da detaylarını sadece bizim bildiğimiz
ama sizlerin de farkına varmadan kullandığınız boğazların
alt akıntısı devreye girmekte. İstanbul Boğazı gözlerinizin
önünde nasıl akıyor ise görmediğiniz alt tabaka da aynen
öyle akıyor, tek bir farkla, ters tarafa yani Karadeniz'e
doğru. Hedef basit. Tuz dengesini sağlamak ta ki
Karadeniz'de, Akdeniz ile aynı tuzluluğa ulaşana kadar. İyi
de bu alt üst akıntı da öyle birbirlerine teğet geçecek
şekilde akmıyorlar. İstanbul Boğazı'nın iki yerinde Boğaz'ın
dip yapısı nedeni ile karışıyorlar. Biri Hisarlar'ın önünde
110 metre derin çukur nedeni ile diğeri ise Üsküdar Beşiktaş
arasında ortada bir bölgedeki sığ tepe yüzünden.
Karadeniz'den gelen suyun bir miktarı Akdeniz suyuna
karışıyor, Akdeniz'den gelen yoğun su da üst tarafa
karışıyor, böylece tuzluluğu biraz daha artan Karadeniz suyu
büyük bir hızla Marmara Denizi'ne çıkıyor. İşte bir uydu
resmi:

Bakın Boğaz'dan çıkan su Hayırsız Ada'ya çarpınca nasıl
ikiye ayrılmış. Sanki bir gemi suyu yarıyor gibi. Belki de
"ne enteresan bir görüntü" diye baktığınız bu olay Marmara
için çok ama çok önemli. Tüm sene çeşitli hızlarda ama
sürekli çalışan bir fabrika misali. Bu su hızla çıkarken
ileride detaylarından bahsedeceğimiz çok önemli bir olaya
neden oluyor ve Marmara'nın tuzlu alt tabakasından önemli
ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.
Marmara Denizi'nin tarihçesine baktığımızda da karşımıza çok
enteresan durumlar çıkıyor. Bir zamanlar Marmara Denizi de
Karadeniz gibi bir iç gölmüş. Tamamı tatlı su, hem de sadece
12.000 sene önce, jeolojik zaman diliminde salise bile
olmayan bir süre önce. Şimdi ise üstteki ilk 25 metresi
Karadeniz'den gelen su ile, alt taraftaki ve en derin yeri
1.400 metre olan tabanı tamamen Akdeniz suyu ile dolu.
İstanbul'da tuvalete gidip sifonu çektiğinizde de o suyun
eninde sonunda gittiği yer Boğaz'ın alt akıntısı aracılığı
ile Karadeniz. İşte ben bu sistemin çalışacağını deneyler
ile bulan ortaya koyan ekibin başıydım, uzun seneler boyunca
Karadeniz'den başlayıp Ege'de sonlanan seferleri yürüten
ekibin ya başı idim ya da parçası olarak çalıştım. Boğaz'ın
altını 4 kez albayrak kırmızısı rengine boyamış bir ekibin
elde ettiği bilimsel sonuçlar diğer tüm deneyimler ile
birleşince "Kanal istanbul" projesini duyduğumuzda
tüylerimiz diken diken oldu. Bu işin uzmanları olan
arkadaşlarımla oturup tartışınca da her birimiz bir başka
açıdan ama sonuç olarak tam bir "felaket senaryosuna"
ulaşıyor ve ürküyoruz.
Ne olur? Dedim ya, havuz problemine benzettim diye gelin
ondan başlayalım öncelikle. Havuzu dolduran musluklar belli,
siz onları, yani havuza giren suyu arttırmadan havuza ikinci
bir musluk takarsanız ne olur? Havuz boşalır ama deniz bu
elbette su boşalmayacak ama ortalama 30 cm yüseklik zamanla
azalacak 20 cm, 10 cm olacak ancak su seviyesi düşmeyecek
çünkü bu eksiklik hemen Akdeniz suyu ile tamamlanacak.
Karadeniz'in tuzlanma oranı artacak.
Burası kesin ama bundan daha önemli ve yıpratıcı bir etki
hemen Marmara'da belirmeye başlayacak. Marmara Denizi aynen
bir zeytinyağı-su misali tabakalaşmış bir yapıdadır. Üst
tarafta, ilk 25 metrede Karadeniz suyu vardır. Bunun altı,
en derinlere kadar da tuzlu Akdeniz suyundan oluşmaktadır ve
iki koşul haricinde de kesinlikle birbirleri ile
karışmazlar. Bir deneyin dalgıç kıyafetlerinizi giyin ve
dalın sizleri ne bekliyor. İlk 25 metre rahatlıkla dibe
doğru inersiniz ama 25 metreye gelince takılır kalırsınız.
Debelenmek fayda etmez çünkü bu bariyeri mevcut ağırlıkla
aşmanız ve Akdeniz suyuna girmeniz imkansızdır. Ancak üst
sudaki organik maddeler zamanla bu bariyeri geçer ve alt
suda birikir. Bu organik maddeler parçalanma sürecinde
oksijen tüketirler ancak alt tabakayı da besin zengini bir
hale getirirler. Ne var ki normal koşullarda bu su, üst su
ile karışmaz yani o tuzluluk bariyerini aşamaz. Oksijenin
denizlerdeki kaynağı elbette atmosferdir ama gel gelelim
oksijen de bu tabakayı geçemez.
Kanal İstanbul'u Bir Süveyş'e Hele Hele Bir Panama'ya
Benzetmek
Alt tarafta sürekli olarak oksijen tüketen maddeler var ve
siz yukarıdan buraya oksijen pompalayamıyorsunuz. Ne olur?
Alt tarafta oksijen giderek tükenir. İşte Marmara Denizi'nin
en önemli hastalığı budur. Oksijen eksikliği çeker yani
"kronik astımlı"dır. Marmara Denizi'nin yegane oksijen
kaynağı Çanakkale Boğazı'nın altından giren bol oksijenli
Akdeniz suyudur. İstanbul Boğazı'nın Marmara'ya çıkışındaki
jet akımı ile alt taraftan üste taşınan bol besinli suların
yarattığı organik yük ve beraberinde oluşan oksijen tüketimi
Marmara'nın doğusunda oluşurken, oksijen girdisi Marmara
Denizi'nin batısındadır. "Aman hocam olur mu?" demeyin
sakın. Bir denizaltı subayı tanıyorsanız bir sorun bakalım
Marmara'da derin denize dalmak hele bu bariyeri aşıp yüzeye
çıkmak ne demek. Yerkürede sadece bize has bir deniz, başka
örneği de yok. İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul'u
bir Süveyş'e hele hele bir Panama'ya benzetmek denizlerimiz
hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına geldiğinin ilanı
olmaktadır.
Meslek yaşantımın ilk yıllarında denizlerimiz hakkında
bildiğimizin, hiçbir şey bilmediğimiz olduğunu söylediğim
yılların çok eskide kaldığına inanırdım ama ne acı ki hala
bu harika yapıyı öğrenmemekte inat edenler var. Marmara
Denizi'ndeki bu yapıdan neden bahsettiğimi de merak
etmişinizdir. İşte bu yapıya İstanbul Boğazı'ndan geçerek
gelen su Marmara'ya o hızla çıkınca başka türlü karışma
imkanı bulamayan alt tabaka suyunu vakumlar gibi emer ve üst
su ile karıştırır. Bu süreç tüm sene boyunca devam eder. Bu
alt su ile üst suyun karışmasındaki birinci nedendir. İşte
Marmara denizinin alt suyunda yakın geçmişindeki göl
tarihçesine kadar dayanan zengin organik maddeler inorganik
tuzlarda böylece üst suya karışır ve de güneş ışığı ile
birleşince Marmara Denizi'nde besin zengini bir ortam
yaratır, uydular da bunu rahatlıkla tespit eder. İşte bir
uydu resmi.

O alışılagelen görüntülere pek benzemiyor değil mi? Akdeniz
o bildik mavi ama ya Karadeniz? "Hoca almış eline fırçayı
boyamış" dedirten bir görüntü. Ya Marmara? Kıpkırmızı. İşte
bu uydu görüntüsü aslında çok şey anlatıyor bizlere. Bir
kere bu görüntü denizlerdeki besin maddelerini gösteriyor.
Akdeniz masmavi ama bu pek iyi bir şey değil. Besin
ölçeğinde bu suyun içerisinde hiçbir şey olmadığının bir
göstergesi. Yani yanı başındaki çöl gibi bu da denizin çölü.
Besin namına hiçbir şey yok bu nedenle de Akdeniz'de
ekonomik balıkçılık yoktur, olmaz, olamaz da. Peki ya
Karadeniz? Yemyeşil ve de kuzeybatısı, nehirlerin önü
kırmızı. Yani her yerde besin bol bazı yerlerde ise daha
bol. Tuna'dan çıkan suyun da bize nasıl geldiğini de
rahatlıkla görebilirsiniz, o sahildeki kırmızı ve sarı
renkli su. Ya Marmara? Kıpkırmızı besin kaynıyor tam da
balıkların istediği bir ortam. Ben Marmara'yı astımlı çocuğa
benzetirim. Annesi sağlıklı babası ise sağlıksız bir evlilik
sonrası meyda da gelen solunum zorluğu çeken bir çocuk. Ömür
boyu dikkat edilmesi gerekiyor. Biraz fena davranırsanız
çökebilir, asla da düzelmez bir rahatsızlık. Bilimsel
gerçekleri bilmeyenlerin elinde ise hemen alttaki uydu
görüntüsünden de görüldüğü gibi Boğaz'dan çıkan farklı bir
su görülünce, bakın İstanbul Marmara'yı nasıl kirletiyor
şeklinde yanlış bir şekilde yorumlanır durur halbuki alakası
yoktur.

Alt suyun üst su ile karışması kuvvetli lodos fırtınası
süresinde de olur. Kış ve bahar aylarında sıklıkla yaşanan
bu süreçte alt ve üst su ile karışır ve her lodos sonrası
Marmara'da besin zenginleşir ve balık bolluğu olur.
Küresel Bir Felaket
Sistemin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu gerçekleri
sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir "Kanal
İstanbul'lu senaryoya. Her nerede yapılırsa yapılsın,
diyelim ki açıldı ve Karadeniz suyu bu insan yapımı, dibi
dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci kanaldan Marmara'ya
doğru hızla akmaya başladı. Kanaldan geçecek olan su
tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara'nın
kuzeyinde bir yerde jet akımı ile Marmara'nın üst suyu ile
buluşacak ama bu sefer hem bol besinli üst tabakadan ve
belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin
alışık olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden
olacaktır. Yani şu yukarıdaki görüntünün bir küçük benzeri
biraz daha batıdan bir yerden Marmara'nın üst suyuna merhaba
diyecektir. Ama pek de hoşgeldin dedirtecek cinsten olmayan
bir kucaklaşma olacaktır bu. İşte bu yeni fabrikanın
üreteceği organik yük zaten sınırda olan alt tabakadaki
oksijen seviyesi üzerine ek bir yük olarak binecek ve kısa
bir zaman sürecinde zaten bitti bitiyor sınırında olan alt
su oksijensiz kalacaktır.
Tüm dert de bu aşamadan sonra başlamaktadır. Sistem bir kere
oksijeniz kaldı mı kelimenin tam manası ile hapı yuttuk
demektir. Bu sudaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir.
Suyun besini daha da bol hale gelecek ve her iki fabrika
daha çok organik madde üretmeye başlayacaktır. Bu da üst
tabaka için daha fazla organik madde üretimi anlamına gelse
de alt tabaka için ilave yük demek olacak ve alt taraftaki
kimyasal yapı çok daha kötüleşecektir. Bir başka olumsuz
etki de şöyle ilave dert getirecektir. Denizdeki su eninde
sonunda dipte bir yere temas etmekte değil mi? İşte
oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde bu sefer
çok daha değişik koşullar oluşacak ve 25 metredeki
tabakalaşma sınırında çok ince mangan oksit parçacıkları ile
dolmaya başlayacaktır. Bu zamanla tüm Marmara'yı kaplayacak
ve 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı artık hiç
geçemez olacaktır. Bu senaryolar birleşince alt sudaki
hidrojen sülfür konsantrasyonu kısa zamanda hızla artacak ve
her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması ile
atmosfere de çıkacaktır. Tanrı her nedense bizim burnumuzu
milyonda bir bile olsa bu H2S yani çürük yumurta kokusuna
hassas kılmış. Lodos rüzgarları güneybatılı olduğu için bu
hidrojen sülfür kokusu İstanbul'a doğru taşınacak ve tüm
şehir zamanla artan koku ile kaplanacaktır. Zamanında
Haliç'in veya İzmir Körfezi'ndeki koku misali... Oksijensiz
alt tabakadaki suyun eninde sonunda İzmit Körfezi'ne dolması
ile Körfez'de deniz yaşamı kesinlikle sona erecektir. Sadece
lodos değil bu sefer doğudan esen her rüzgar ile ilk etapta
Körfez'in tamamı çürük yumurta kokusu ile dolacaktır.
Bu işin ilk aşaması, hidrojen sülfürlü su İstanbul
Boğazı'nın altından Karadeniz'e doğru giderken Salacak'ta
veya Hisarlar önünde yine üst su ile karışacak bu sefer de
Karadeniz suyunun kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve
Boğaz çıkışındaki suyun yapısal özellikleri de değişecektir.
Bu da yine organik yükün artması anlamına gelecek ve
Marmara'nın altı sürekli olarak şok üstüne şok dalgaları ile
bombalanacak ama sonuç olarak her lodos ile daha da artan
kesafette ama aynı nefasette olmayan hidrojen sülfür (çürük
yumurta) kokulu hava İstanbul'u kaplayacaktır. Zaman
içerisinde İstanbul'un kanalizasyon deşarj projesi de bu
anoksik sudan etkilenecektir. Boğaz boyunca üst su ile
karışım noktalarında da suyun kalitesi bozulmaya başlayacak
ve Marmara'nın üst suyunun da kalitesi hızla bozulacaktır.
Bunlar benim uzmanlık alanlarım ile ilgili bildiklerimin
üzerine geliştirebildiğim senaryolar. Bu işe beraber emek
sarfettiğim diğer kişiler ile de görüşünce hep aynı olguya
ulaşıyoruz. Felaket. Tam uzmanlık alanım değil ama dahası da
var. Kanal İstanbul'u yaptınız ve devasa bir ada
oluşturdunuz. Bu adanın yeraltı sularını besleyen Istranca
Dağları'ndan gelen tatlı suyun önünü de, açtığınız 25 metre
derinliğindeki kanal ile kestiniz. Yeraltındaki doğal su
depoları (akiferler) tatlı su doldurmayınca bu sefer var
olanı da deniz suyu doldurmaya başlamayacak mı? Zamanla bu
yeni adadaki tüm yeraltı tatlı su kaynakları deniz suyu ile
dolacaktır. Yani bu ada zaman içerisinde kuyularından sadece
deniz suyu çıkan bir ada haline gelecektir.
Bunlar uzmanı olduğumuz konular, yani bu konuları biliyoruz.
Şaşıyorum bazen. Kendi kendime bu devlet bizi neden
yetiştirdi acaba diyorum. Bazıları "yetişmez olaydın"
demiştir ama yetiştirdi bir kere. Sen kalk iki denizi
birleştirecek bir proje düşle ama hiçbir deniz bilimcisine
de "bunları birleştirirsem ne olur acaba" diye sorma?
Konunun bir başka boyutu daha var elbette. Benim
bildiklerimi Ukraynalı ve Rus bilim adamları da biliyor.
Böyle bir projenin uzun zaman sürecinde kendileri için ne
anlama geldiğinin elbette farkındalar. Neden ses
çıkartmıyorlar acaba? Enteresan değil mi? Neden çıkartsınlar
ki? Biraz emek zaman para enerji sarf edelim. Nasılsa olmaz
diyecekler ama boşa harcanacak her para bizim zarar ama
onların da kar hanesine yazılacak. Biz yaparız size ne
diyecek halde de değiliz ki?
Bir başka konu daha var elbette. On sene denizlerde hem de
sınırlı dolaşma serbestliği olan araştırma gemisinde
çalıştık. Mecburen öğrendik uluslararası denizcilik
kurallarını. İşte Akdeniz'in, Karadeniz'in bir tarafı
evimiz. Ta karşıda bir yerlerde başka devletler var.
Bunların aralarındaki sınırları belli eden "Ekonomik Bölge"
tabirler, "Kara Suyu", "Kıta Sahanlığı" gibi tanımlar var.
Öyle aklına esen istediğini yapamıyor. Ticari gemiler için
öyle uluslararası kurallar var ki kimse buna dokunamaz.
Kural der ki: Ticari gemilerin serbest geçiş hakkı vardır.
Yani isteyen istediği yerden geçer. Sen benim karasularımdan
geçemezsin diyemezsin. Bunun da kuralları var elbette. O
kurallara göre bir yasak alan ilan edersen ve geçme dersen
de kimse geçemez. İşte İsrail bu uluslararası kuralı hiçe
sayarak çiğnediği, bir ticari gemiyi bastığı için o kadar
bağırdık ve de sonunda tezimizi bastıra bastıra kabul
ettirdik. İç deniz bize ait, kendi kurallarımız var ama
Boğazlar öyle değil işte. Montrö Sözleşmesi var ve bırakın
ticari gemileri normal koşullarda engellemeyi, savaş
zamanında dahi savaşa taraf olmayan devletlerin gemilerine
dur dahi diyemeyeceğiniz bir sözleşme. "Bakın sevgili
kaptanlar ben onca milyar dolarlar sarf ettim yeni bir kanal
açtım tehlikeli yük taşıyanlar buradan geçeceksiniz" lafını
asla diyemezsiniz. Kaldı ki üstüne bir de şu kadar para
demenize hiç olanak yok. Peki bu gerçekler kimden, neden
saklanır?
Ben yine uzmanı olduğum konuya döneyim ve bu bir daha asla
geri dönüşü olmayacak olan projeyi lütfen unutun diyeyim.
Bakın rafa kaldırın falan demedim, unutun dedim. Olmaz böyle
uluslararası felakete dönüşecek bir girişime kimse müsaade
etmez onun için gelin yol yakınken bu işin uzmanlarının
uyarılarını dinleyin ve bu projeden vazgeçin.
Tüm bunlar zaman içerisinde Karadeniz'in ekolojisini de
etkileyecektir. Ve emin olun ki benim bildiklerimi Rus ve
Ukraynalı bilim adamları da bildiği ve geleceği benim kadar
kestirebildikleri için bu projeye kesinlikle karşı
çıkacaklardır.
Peki hiç düşündünüz mü neden Boğaz'daki köprülerin
yüksekliği 64 metre? Neden 50 metre yapmıyoruz da o kadar
yüksek yapıyoruz? Cevabını düşünün bakalım. Yapın da ne
oluyor görün. Ertesi gün bir yabancı bayraklı gemi ona
çarpar, köprüyü belki de yıkar, gemi de hasar görür ve
bırakın tazminat istemeyi bir de o geminin masraflarını size
ödetirler. Dünya artık "ben yaptım oldu" dünyası değil,
uluslararası kurallar var ve onlara uymak zorundasınız. Bir
de doğanın yazısız kuralları var kesinlikle hürmet etmek
zorunda olduğunuz, oynarken bin kere de yetmez on bin kere
düşünmeniz uzmanına sormanız gereken. Eğer bir inat uğruna
bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin bir daha geri
dönüşü de olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin
ekolojisini değiştiren ve uluslararası bir felakete yol açan
ülke olarak geçer.
Ekleyen:
Cemal Saydam
http://www.arkitera.com/gorus/index/detay/bakin-rafa-kaldirin-demedim-unutun-dedim/408 |
|
|
|
 |
YORUMLAR:-------------------------------------------------------------------------------- |
|
|