.

 

Hayatı severek yaşayanlar için moral motivasyon

Hayattan ibret levhaları, toplumsal kardeşliğimize fırsat vermeyen kötü huylarımızın başında gelen Su-i zan


Mustafa kendi halinde kıt kanat geçimini sağlayan bir esnaftır.
Biraz fakirdir; ama huzurludur. İki kızı ve Bir oğluyla geçim mücadelesini vermeye gayret eder.
Oğlu Ahmet eğitiminde zorluklara göğüs gerip Üniversiteyi bitirir.

Hemen Askerlik görevini yerine getirip, Hayata atılır. iş arar ama bulamaz. Babasının aklına bir fikir gelir: “Nasıl da daha önceden düşünemedim ki! Selim benim can dostumdur. Biz onunla beraber büyüdük. Aynı mahallede ne güzel günler geçirdik. Onun bir şirketi var. Yarın gidip ondan sana iş isteyelim. Bu işi “tamam” bil. Selim muhteşem bir insandır. Kesin bize yardım eder” diye belirtir.


Ertesi gün Mustafa oğluyla Selim’in şirketinin yolunu tutar. Holding ten içeri girer. Sekretere “Ona en iyi dostu Mustafa, geldi deyin” der.


Gerçekten de Selim koşarak gelir. Ona sarılır. Türlü ikramlardan sonra sıra eski günleri yad etmeye gelir.
Selim: “ne güzel yıllardı. Ne çok eğlendik değil mi? Senin yerin benim kalbimde hep sağlam bir yer tutmuştur. Sen benim için çok özelsin, dostum” diye belirtir.


Mustafa söze başlar: “Ben senin gibi okuyamadım. Biliyorsun babamı kaybettim. O, Ramazan Bayramı’nı hatırlıyorsun değil mi? Okulda piyesimiz vardı. Öğretmen beni yanına çağırmıştı. Belli ki kötü bir haber verecekti.

Babamın öldüğünü söylediğinde sende yanımdaydın, Tüm kaderim bir anda değişti.
Mutlu tasasız çocukluk yıllarım bir anda yok olmuştu adeta.
Babamı kaybetmiştim. Bir anda büyüyüp olgunlaşmıştım. Anneme ve kardeşlerime bakabilmek için tahsilimi bıraktım. Ondan sonra da seninle de görüşemedik.

Herkesten elimi ayağımı çektim. Dostlarla vakit geçirmek imkanım olmadı. Çalıştım durmadan. Sonra evlendim. Annemi de yanıma aldım. Arka arkaya dört çocuk sahibi de olunca omuzlarımdaki yük arttı da arttı. Seni de arayamadım, hatırını soramadım. Affet ne olur.
Şimdi neden geldiğimi merak ediyorsundur. Ben babasız büyüdüm. Hep kendimi kanadı kırık bir kuş gibi gördüm. Çaresiz ve yalnız… Oğlumunsa babası var. Onu destekleyecek, ona yardım edecek bir baba. Şimdi senden bir ricam var. Ona şirketinde bir iş ver. Üniversiteden iyi derece ile mezun oldu. Onunu elinden tut. Bu işler böyle tanıdık olmadan gitmiyor. Yardım et dostum” der.


Selim: “İnan seni çok iyi anlıyorum; ama şirketimizin gidişatı pek parlak değil. Şu an işçi çıkarıyoruz sürekli. İşçi alımını durdurduk. Bu imkânsız inan bana” der.
Mustafa ayağa kalkar: “Tamam. Vaktinizi aldık, Özür dileriz Teşekkürler” der.


Çıkar otobüse biner. Oğlu da yanındadır. Çok utanmıştır ondan. Ne ümitler vermişti ona. İçinden Allah’la konuşur: “Neden, ben Tanrı’m neden ben?
Hep çaresizlikle, sevdiklerime bir şeyler yapamamanın verdiği eziklikle yaşamak zorunda kalıyorum.
Neden kader hep beni en istediğim anda bir köşede çaresiz kalıyorum? diye sitem eder.


Birkaç gün sonra oğlunun evvelce başvurduğu bir şirketten davet gelir. İşe alınmıştır. Hepsi çok sevinir. Evde parti düzenlenir. Mustafa’nın da yüzü gülmeye başlar.


Bir Cuma camide bir sonbet vardır. Konu “insanlara önyargı ile davranmamak gerektiği” başlığında toplanır. Şansa Selim da oradadır.
Konuşma sırası Murat’ta gelir: “insanların neler yaşadıklarını bilemezsiniz. Onları yargılamak çok kolay ama basit ve kötü bir yol. Yanılma ihtimali çok yüksek.
Böyle durumlarda durun ve hemen hatalı bir karar vermeyin. Olayları zamanın akışına bırakın” deyince,
Mustafa: “Nasıl duralım? İnsanların çoğu bir mevkie ulaştıkları zaman bir anda değişiveriyorlar. Seni tanımıyorlar, sesini duymuyorlar. Güçlü olduklarından seni bir anda sindirmeye çalışıyorlar. Ezikliğini tüm iliklerinde hissettiriyorlar sana.

Hâlbuki aslında o gücün o kişiye Allah tarafından verildiğini ve bir anda da yine Allah tarafından alınacağını bilemeyecek kadar budalalar.
Annem hep ne der biliyor musunuz” Güvenme güzelliğine bir sivilce yeter, güvenme servetine bir kıvılcım yeter.”
Bu insanlar güçlerinin gücüne o kadar güveniyorlar ki, insanlıklarını unutuyorlar.
Bir babanın çaresizliğine seyirci kalıp, bu olaydan etkilenmeyip hayatlarına devam edebiliyorlar, değil mi Selim?
Ne oldu işlerin mi bozuldu? Sen camiye gelmezdin. Bak gördün mü? Böbürlendin başına kim bilir neler geldi?” diye haykırır herkesin içinde.


Selim: “Size bir hikâye anlatmama izin verin. Bir gün bir Ali trene binmiş. Kitabını çıkarmış. Okumaya çalışıyormuş. Bir adam yanında oturmuş üç oğlu ise durmadan yaramazlık yapıyormuş. Trenin altını üstüne getiriyorlar; ancak baba oralı bile değil.
Ali bir ters bakmış, iki ters bakmış. Sonunda dayanamamış: “Hey efendi bu çocukları sen mi susturursun yoksa ben mi susturayım?” diye çıkışmış.
Adam üzgün bir ses tonuyla kısık sesle ona dönüp “Bugün annelerini kaybettiler. O yüzden müdahale edemiyorum” diye yanıt verince Ali çok üzülür ve utanır.


Bazen olayları görürüz ama aslında göremeyiz. İnanın bana” diye açıklar.
Selim, Mustafa’nın yanına gelir şirketimizde bir köstebek vardı. Kısacası tüm gizli bilgilerimizi sızdıran bir casustu bu ortaklarımla ben her tarafa kameralar koydurttuk. Tüm konuşmalar da dinleniyordu. Eğer oğlunu işe alsaydım herkes benim ona torpil yaptığımı öğrenecekti; çünkü seninle olan konuşmalarımız da dinleniyordu.

Zaten şirket zor günler geçiriyordu. Bu gidişat devam ederse şirket kapatılacaktı. kötüye giden bir şirkette oğlunun çalışmaya başlaması onun için tam bir hüsran olurdu. Bunu yaşamasını istemedim.

Hemen Dursun’dan yardım istedim, yani oğlunun şimdiki patronundan. Oraya başvurmuş ama işe alınmamıştı. Tecrübesinin olmadığını söylediler. Ona kefil oldum. Zaten iki gün sonra ana davetiye göndererek işe aldılar.

Bizim şirketteki köstebekse ortağım çıktı. Şirketi kapattım. Şimdi yeni bir yer açıyorum. Oğlunu da alacağım. Sana bunu söylemeye geldim.

Hanımınız Camide olduğunuzu söyleyince gelip biraz dua ettikten sonra seninle bu konuyu konuşacaktım.


Mustafa şoktadır, kulaklarına inanamaz. Ona sarılır, ağlaşırlar.
Selim: “Biliyor musun babanı ben de çok severdim. Öldüğünde çok üzülmüştüm. Senin için bir şeyler yapmak istemiştim ama ne yapabilirdim ki, henüz on dört yaşındaydım. O, çaresizliğin, kanadı kırıklığın şiddetini iyi bilirim ben.
Yüce Rabbim’e şükürler olsun ki; bugün bu gücü bana bahşetti.
İnan bana asla kuvvetimle böbürlenmedim, hep sana bir gün bir iyilik yapmanın yollarını aradım. Oğlunun okuldaki bursunu da ben ayarladım. Askerde bile ona birileriyle yardım yolladım. Annenin mezar taşını yaptırtan o bağış sever de benim. Osman dedeyi de çok severdim. İnan bana seni hiç unutmadım.
O, Ramazan Bayramı’nda ayrılışımız beni çok yaraladı. Bir daha böyle şeyler yaşamamamız için durmadan çalıştım. Tırnaklarımla kazıdım. Artık kanadı kırık değiliz.

Mustafa. Sen ve ben bu yılların acısını çıkaralım. Dostluğumuzu sürdürelim. Çocuklarımızı tanıştıralım. Sana, sevgine, dostluğuna çok ihtiyacım var, Arkadaşım.

Sahte yapmacık insanlardan çok yoruldum çok. İçtenliğe, samimi duygulara hasret kaldım o eski günlere dönelim.
Yine saatlerce sabahlara kadar sohbet edelim. Yine birlikte gülelim, birlikte ağlayalım. Söz mü?” der.


Birbirlerine sarılırlar. Kalpleri çocuklar gibi hızlı hızlı atıyorken yol alırlar bu iki dost ömürlerinin ikinci baharlarına…
İslam bu nedenle Su-i Zannı Yasaklamış, Hüsnü zannı tembihlemektedir.
”Size kısas hakkı verilmiştir, Lakin Allah için bağışlarsanız bu asla boşa gitmez. Ayet”

Behlûl dane

EĞİTİM KÜLTÜR SANAT  ANA SAYFASINA GİTMEK İÇİN TIKLAYINIZ

YORUMLAR: