.[Röportaj] Din istismarını dindarlar
önlesin

Süleyman Bayraktar bu dergi çerçevesinde bir araya gelen
ilahiyatçı ve sosyal bilimcilerin fikir jimnastiği yaptığı
Toplumsal Sorunlara Siyasi Çözümler Platformu'nun başkanı.
İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlhami Güler ile
birlikte "Kutsal dinî kavramların manevi içeriğinin tahrip
edildiği, din istismarı sonucu ticari kazanç elde edildiği,
herkes tarafından kutsal kabul edilen bir kavramı marka
haline getirerek muadil markalar karşısında haksız kazanç
oluşmasına neden olduğu" gerekçesiyle Tekbir giyim firmasına
dava açtığını duyduğumda "İşte yılın olayı!" diye düşündüm.
Davanın sonucu ne olursa olsun, bu sivil girişimi,
dindarların kendi bahçelerini temizlemeye başladığını
göstermesi açısından "Vaka-ı Hayriye" olarak niteliyorum. Bu
hareketin duyarlı insanları "başka ne yapabiliriz?"
sorusunun peşinden sürükleyeceğine, ahlaksızlığın din adına
yapılanını dışlayarak topyekun bir mahalle temizliğine
dönüşeceğine inanmak istiyorum.
Tekbir" markasının hükümsüzlüğüne karar verilmesi talebiyle
Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi'ne başvurdunuz. Tekbir
kelimesinin manevi içeriğinin tahrip edildiğini, dinin
ticarete alet edildiğini düşünüyorsunuz. Başka kutsal
kavramları da ticari marka yapan firmalar var. Neden Tekbir?
Çünkü "Tekbir", dinin çok önemli bir simgesi. Ve Tekbir
Giyim, dinî kavramların ticari marka olarak kullanılmasının
en belirgin örneği. Böyle yüzlerce var. Tekbir Tuğla, Tekbir
Sucuk, Tekbir bilmem ne. Uhud Ciğercisi var mesela.
Biliyorsunuz Hazreti Hamza'nın şehit edilişi Uhud Savaşı'nda
olmuştur. Ve ciğeri çıkarılmıştır. Uhud Diş var mesela.
Peygamber'in dişinin de yine orada kırıldığı rivayet edilir.
Miraç Asansör var.
Yirmi yıl önce yoktu bunlar değil mi?
Yoktu. Çünkü muhafazakâr kesimde o kadar para yoktu. Dinî
kavramların neredeyse toplum hayatından çıktığı bir toplum
psikolojisinden, hayata tekrar dinî kavramları sokma ile
izah edilir bir sosyal değişim evresi yaşandı. 2000'den beri
bu tabela kirliliğinden çok rahatsızdım. Onlar ise bunu
"emri bil maruf" yani iyiliği emretmek görevi
üstlendikleriyle açıklıyorlardı. Bu masum gibi görünse de
bizi rahatsız ediyordu. Ama 2000'den sonra markalaşmaya
başlayınca, iş kapitalizmin hâkimiyetine girince "nehyi anil
münker" yani kötülüğün men edilmesi kapsamı alanına
girdiğini düşündüm. 2000'de İslamiyat Dergisi'nde din
istismarının dinî özgürlüklerin daraltılmasına yol açacağına
ve bu bağlamda muhafazakâr kesimin aymazlıklarına işaret
etmiştik.
Din istismarı tabirini daha çok laik kesim kullanır. İlk
defa dindar bir kişi kullanıyor. Benim için sizi bu sayfaya
davet etmemin en önemli nedeni bu. Neden daha önce açmadınız
davayı?
Bu davanın açılması lazım dediğimizde muhafazakâr çevrenin
yüzlerinden ve gözlerinden algıladığımız "Ne gerek var?"
sorusu bizi tereddüde düşürdü. Ama bu yıl "Artık açmamız
gerekir" dediğimizde tamamen onaylandık. O bize cesaret
verdi. Çünkü o "fitne" algılamasını veya birileri tarafından
konjonktüre uygun çalışmalar algılamasını istemezdik.
Davayı açtığınızdan bu yana ne tepkiler aldınız?
Gerek internetteki yorumlara, gerek bizi telefonla arayan
veya yüz yüze desteğini veren yüzlerce insana baktığımızda,
konunun muhafazakâr kesimde artık olgunlaştığını gördük.
Birçok kişi davaya müdahil olmak istedi. Davayı birlikte
açtığımız Prof. Dr. İlhami Güler'in, Tekbir'in marka olarak
kullanılmasının ne kadar yanlış olduğuna dair bir yazısını
yayınladık bir yıl önce. Geçen hafta o Radikal İki'de
yayımlandı. Buna benzer çeşitli toplantılarda dinî
kavramların ticarette kullanılmaması gerektiği konusunda
birçok duyurular yapıldı. Bekliyorduk ki bütün bunlar
vatandaşın kulağına gider, o da tabelasını kendi gönlüyle
indirir. Tabii din istismarı gibi algıların biraz ahlaki
boyutu var. Kişinin vicdanı ile ilgili bir şey.
Mahkeme neyin din istismarı olduğunu nasıl söyleyecek? Gerçi
556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararname'nin 7'nci maddesi diyor ki: "Dinî değerleri ve
sembolleri içeren markalar, marka olarak tescil edilemez."
Evet bu, marka tescilinde mutlak ret sebebi. Yani herhangi
bir itiraza bile gerek kalmaksızın mutlak ret. Türk Patent
Enstitüsü insanlara patent veriyor. Müracaatlar üçüncü
şahısların itirazı için, iki ay askıda kalıyor. Birisi
itiraz eder de bu haklı görülürse o başvuru reddediliyor.
Patent Enstitüsü "Ama ben Tekbir'in dinî bir simge olduğunu
bilmiyorum" diyebilir. İtiraz da olmamış ve kabul edilmiş.
Demek ki kanunda boşluk var. Dinî simgeler standardize
edilmemiş.
Tekbir firması da muhtemelen savunmalarını böyle yapacak.
Ama biz "tekbir" kelimesinin düz manasıyla "Allahü ekber"
demek olduğunu biliyoruz ve mahkemeye diyoruz ki,
bilirkişiler vasıtasıyla tekbir'in ne demek olduğunu, dinî
bir mahiyet içerip içermediğini soralım, öğrenelim.
Daha evvel bunun gibi belki yüzlerce dinî terimi marka
olarak tescil ettiğine göre Patent Enstitüsü bilgisiz veya
duyarsız bu konuda. Bir içtihat da yok tabii.
Marka ve patent ile ilgili yüzlerce dava var ama bu madde
ile ilgili ilk dava bizimki. Dolayısıyla ne bir içtihat
oluşmuş, ne bir karar var bu konuda. Mahkeme şimdi konuyu
ilahiyatçılara soracak. Patent Enstitüsü bu gibi
aymazlıkların olmaması için bugünden sonra oturmalı ve
geriye dönük olarak markaların isimlerini ilahiyat
fakültelerinin hocalarına götürüp, "Bu markaların içinden
dinî olanları ayıklayın" demeli. Tabii markalar tescil
edildikten sonra otomatikman iptal etmesi mümkün değil.
Ancak her biri ayrı ayrı dava konusu olabilir.
Bakarsınız sizin girişiminiz böyle bir şeye vesile olur.
Biz bu markaların hepsini temizlemeye niyetliyiz. Emsal
olduktan sonra zaten kararlar kolay alınacaktır. Her gün
marka için müracaatlar ediliyor. Bundan sonra Patent
Enstitüsü dergisini askı dediğimiz iki aylık bekleme dönemi
içerisinde Diyanet'in bir memuru takip etsin. Dinî bir
kavram gördüğünde bununla ilgili hemen yazılı uyarısını
yapsın. Çünkü o aşamadayken iptal işlemi daha kolayca
yapılabilir.
Sizin dava açan kişi olarak bu konuda menfaattar olduğunuzu
kanıtlamanız gerekecek. Tekbir Giyim'in menfaatinizi nasıl
zedelediğini düşünüyorsunuz?
Tekbir'i medyada, televizyonlarda gördükçe bizim mümin
olarak dinî değerlerimiz rencide oluyor. Tekbir eşittir
güzel mankenlerin podyumda salınması, abartılı, çirkin
kıyafetlerin İslam estetiği olarak sunulması oluyor. Şıklığa
itirazımız yok da böyle arabesk, tuhaf modellerin İslam'la
bütünleşmesi bizi rahatsız ediyor. Benim Müslüman olmam
hukuki olarak menfaattar olmama yetiyor. Mesela bu davayı
bir Hıristiyan açamıyor. Hıristiyan vatandaşlarımız da aynı
kanun kapsamında kendi dini simgeleri için dava açabilirler.
Ticaret Odası nezdinde bir şey yapılamıyor mu?
Tabii Tekbir Giyim AŞ sicili Ticaret Odası'nda kayıtlı.
Ticaret mahkemesi'nde dava açma hakkımız var mı yok mu
inceliyoruz. Eğer hakkımız varsa bir de ticaret mahkemesinde
dava açacağız. Üçüncü bir imkân da Rekabet Kurulu'na
başvurmak. Haksız rekabete uğradığını düşünen herhangi bir
giyim firması Rekabet Kurulu'na müracaat ederek bir karar
alabilir diye düşünüyoruz.
Ne zaman görüşmeye başlayacak mahkeme?
Henüz gün vermediler. Tahminimiz hazirandan sonra ilk
duruşma olabilir.
Davayı kazanırsanız Tekbir, adını değiştirmeye mecbur
kalacak. Peki ya konu zamanaşımına uğradıysa?
Kanun, dinî kavramların marka olarak kullanılmasını mutlak
ret sebebi saydığı için zamanaşımı olmaz diyen hukukçular
var. Madde çok açık.
Tekbir'in sahibinin üç eşli olduğunun bu sene ortaya çıkması
da sizi tetikledi mi?
Biz o ve benzeri tartışmaların hepsini kapsayıcı şekilde
dava dilekçemizde şöyle dedik: Zaman içerisinde firma sahibi
Tekbir ile anılmaktadır. O halde firma sahibinin eylem,
davranış, tutum ve söylemleri marka ile özdeşleşmektedir.
Firma sahibinin davranış, söz ve eylemleri bu marka
dolayısıyla dine mal edilmekte olup, bu durum aynı dini
paylaşan insanları toplumun diğer bireyleri karşısında dinî
değerler açısından zor durumlarda bırakmaktadır. Yani hem
bizi doğrudan rahatsız ediyor hem de dine mesafeli duran
biri karşısında bana yönelen aşağılayıcı, küçümseyici
bakışlarından da ilave rahatsız oluyoruz.
Ve İslam deyince önce türban, sonra çok eşlilik geliyor akla
değil mi?
Evet, İslam'ı iki kavrama indirgemiş oluyor. Bakın dava
dilekçemizde diyoruz ki, işbu markanın ürettiği ürünler
İslam dinindeki tesettür kavramı çerçevesinde olduğu için
firma yetkilisi ve sahibi yazılı ve sözlü medyada tüm
açıklama ve tanıtımlarını ürünlerinin teknik tanıtımına
ayırmaktan ziyade, dinin bir kuralı hakkında otorite gibi
konuşmaktadır.
Ben mesela izlemiştim Kanal 1'de. "İslam'da tesettürün
hükmünü benden iyi bilen bir âlim yoktur." dedi. Bu hal,
dinî anlayışı marka ile özdeşleştirmekte, aynı dinî
değerleri paylaşan, diğer bireylerin özgür dinî tercihlerini
sınırlayarak, kendi tarzına bir nevi mahkûm ve tercih sebebi
kılmaktadır. Hâlbuki örtünme tercihleri kişilere kalmış bir
şeydir. Otorite gibi konuşunca böyle bir algıya neden
oluyor.
Defile manzaralarını İslamî ahlâka uygun bulmuyorum
Bu girişiminizle defilelere gidip gözlerini "örtülü kadın
bedenlerine" dikip, o mankenleri süzen erkeklerle,
kendilerini belki de o mankenlerle özdeşleştiren kadınları,
"İslam'ı satanlarla" hesaplaşmaya çağırıyorsunuz.
Ben din adamı gibi değilim. İlahiyat mezunuyum ama
işletmeciyim. Entelektüel çalışmalar içerisinde bulunmuşum.
Günah, sevap kavramı içerisinde asla konuşmam. Ama o
tavırların, o defile manzaralarının en genel anlamında
İslami ahlaka uygun olmadığını düşünüyorum.
Hem yürüyenlerin hem yürüyenlere bakanların...
Yani bu iki grubun da çağrıştırdıklarının tekbir kelimesinin
karşısında büyük bir saygısızlık içerisinde olduklarını
söyleyebilirim. Baktığımızda bütün kesimlerin değerler
üzerinden kamplara bölündüğünü görüyoruz. Cumhuriyet gibi,
vatan gibi bir milletin birleştirici, ortak değeri olması
gereken kavramlardan biri de din. Ezan ve tekbir de bunun
simgesi. Biz şimdi kendi bahçemizde temizleme işini
başlatıyoruz. Biz bahçemizi temizlersek, kimse bahçemize
temizlik yapmak için giremez. Yok eğer bahçemizde leş varsa,
biz onu atmazsak kamu adına birileri müdahale eder. Hele bu
leşleri saklıyorsak, bir yerlere gömüyorsak, üstünü
örtüyorsak birileri bahçemizi de evimizi de dağıtır gider.
Birinin leşi yüzünden olan hepimize, bütün topluma olur.
Yakın tarihimizde böyle olmuştur. Umarım bundan sonra tekrar
etmez.
Bu davayı kazanırsanız sıra, milletin diğer ortak
değerlerinin ticari anlamda kullanılmasını sorgulamaya
gelecek sanırım.
Mesela "Cumhuriyet'e destek olun" diyen reklamın kastı,
Cumhuriyet Gazetesi'ni alın. Yani tekbir'i defile edip de
başörtüsü satma ile Cumhuriyet'e destek olun deyip de abone
kampanyası yapmanın arasında hiçbir fark olmadığını
düşünüyorum. Bu iki ucun da aradan çekildiğinde millet
görecek ki cumhuriyetle de bir sorunu yok, dinle de. Biz
şimdi bayrak konusunu araştırıyoruz. Ortak değerlerimiz
üzerinden ortak dil yaratmamız şart.
NURİYE AKMAN |