| . |
|
Mim. Emre Arolat, 'Bu, toplumsal bir suç ortaklığı'
Fatihte
uygulanmak istenen Yenileme-Dönüşüm projeleri hakkında, Emre Arolat'ın
İstanbul Tasarım Bienali kapsamında bugün İstanbul Modern'de açılan
sergisi 'Musibet' 'dönüşüm'ü tartışıyor.
Bienalin eşküratörü Arolat; "Tasarımın kendi başına bir meşrulaştıma
gücü var.
Örneğin 3. köprüyü kimin tasarlayacağı önemsenen bir şey haline geldi.
Başlarım tasarımcısına, gitsin cehennemin dibinde yapsın" diyor.
Serginin adı ‘Musibet’, konusu kentsel dönüşüm.
Burada dert tasarım mı?
Sulukule’de yapılan villalar daha estetik olsaydı bir şey fark edecek
miydi?
Tasarım denince akla sadece estetik geliyor, bu doğru değil. İyi tasarım
güzel bina yapmak değildir, her türlü sosyal, ekonomik, ekolojik kriteri
içerir. Kentin içinde binlerce kişiyi ilgilendiren bir şeyi
tasarlıyorsanız bunu tek başınıza masanıza oturup yapamazsınız.
Bienalde bizim sorunlaştırdığımız konu tam da bu. Sulukule’de yapılan
tasarımla Tarlabaşı’nda yapılan tasarımın arasında hiçbir fark yok:
ikisi de çok kötü! Biri mimarlık dünyası tarafından daha çok
beğenililiyor olabilir. Buna olsa olsa suçun estetize edilmesi
diyebilirim, diğerleri suçu estetize etmeden işliyor. Suç aynı suç
ama...
Her gün yeni bir kentsel dönüşüm projesiyle karşılaştığımız şu günlerde
size de sürekli proje teklifleri geliyor herhalde?
Evet, geliyor ama bunlara seçici yaklaşabiliyoruz. Tasarım sadece kağıt
üzerinden takip edilecek bir şey değil, projelerin başta sosyolojik
kalitesine dikkat edilmesi gerekiyor. Kentsel dönüşümden bahsediyorsak
bunun neye rağmen yapılacağı her şeyden daha önemli. Örneğin Fener-Balat
bir tür kazanç projesi haline dönüştüğü için katılmayı kabul etmedim.
Belediye yetkilileri, proje için davet edilen mimarlar ve profesörlerle
birlikte bir toplantıya katılmıştım, anlatılan bunun bir ‘değer artırımı
modeli’ olduğuydu. |
|
Çok rahatsız oldum, “Kimisi yüzyıllardır orada yaşayan
binlerce insanı projeyle birlikte başka yere taşınmak
zorunda bırakıyorsunuz, buraya bambaşka bir sosyal sınıfı
getiriyorsunuz. Bu başka deyişle ‘Siz artık burada
yaşayamazsınız, bizim çocuklar burada oturacak’ projesi mi?”
diye sordum. Mimar arkaşlarımdan biri “Emre bunları boşver
tasarım konuşalım, mesela buranın trafiği ne olacak?” dedi.
Ben de “Başlarım senin tasarımına” deyip sinirlendim.

Hocalardan biri de bana “Aslında savunduğun adamlar buranın
gerçek sahibi değiller, gerçek İstanbullu değiller. Çatal
kaşıkla yemek yemeyi bile bilmiyorlar aslında” deyince
kapıyı çarpıp çıktım. Oradaki mimarlar, hocalar benimle
beraber çıkar diye düşünmüştüm ama kimse çıkmadı. O mimarlar
bugün hâlâ projede görevli.

Bir projeye katılıp katılmama kararını verirken ilk
kriteriniz zorla tahliye mi?
İlk kriterim zorla tahliyedir, evet. Zorla tahliyenin
olacağı hiçbir projede yer almam. Ama tek başına bu değil.
Bir bölgeye kaldırabileceğinden fazla fiziksel yük
getirmemek gerekir. Zorla tahliye olmasın diye emsal
artırımı yapılırsa o zaman da bölge yaşanmaz hale geliyor.
Şu anda İstanbul’un içinde bize de bir kentsel dönüşüm
projesi teklif edildi örneğin.
Nerede?
Nerede olduğunu söylemek istemiyorlar, henüz ortaya çıkmamış
bir şey. Ben birtakım modeller öneriyorum; sivil toplum
kuruluşları, mahalle dernekleri, kent tasarımı dışından
uzmanlarla ortak bir platform oluşturulabileceği, doğruya
yakın bir modelin oluşturulması için çalışıyorum. Eğer bu
oluşmazsa o işe girmem.
Serginin tasarım ve kente dair anlatmak istediği nedir?
Eğer sanatsal etkinlikler içinde bulunma alışkanlığı olmayan
herhangi beş İstanbullu, kentsel tasarım denilen şeyin
aslında kendilerinin ve çocuklarının geleceğini çok önemli
ölçüde etkileyecek bir şey olduğunu anlarsa bienal işini
görmüş olur. Bunu Radikal, Taraf okuyan insanlar için
yapmıyorum.
Neler yapıldı o beş kişiye ulaşmak için?
Sofitsikte-basit ayrımına girmek istemiyorum ama ilişki
kurulmasının kolay olduğunu düşündüğüm, süslü laflar
etmeyen, gereğinden fazla dolayıma da girmeyen bir iş yapmak
istedik ki dinamitleri ateşleyebilelim biraz. Barselona’da
7-8 yıl önce kentsel dönüşüm üzerine bir sergiye gitmiştim.
Pek çok proje sergileniyordu, karşı salonda ise 1903’ten
beri şehirde halkın, yönetim erklerinin ortaya çıkardığı
projeleri nasıl protesto ettiğini ve engellediğini gösteren
bir manifesto sergisi vardı. Bakın, Başbakan dün yine ‘Topçu
Kışlası yapılacak’ dedi, ihalesi bile yapıldı. 3. Köprü, 3.
havalimanı yapılıyor. Bütün bunlar hakkında halk ne yaptı?
Ne kadar ayaklandı? Bu kadar edilgin ve kabullenici bir halk
kitlesi varken tasarım da çok yüceltilen bir şey haline
geliyor. Tasarım öyle bir şey ki kendi başına acaip bir
meşrulaştırma gücü var. Örneğin 3. köprünün kim tarafından
tasarlandığı önemsenen bir şey haline geldi. Başlarım
tasarımcısına, 3. köprü yapılmamalı zaten! Gitsin cehennemin
dibinde başka yerde yapsın. Köprü buraya yapılırsa
İstanbul’un akciğerlerini, ormanlarını, su havzalarını yok
edecek. Artık trafik sorununu değil susuzluktan günde kaç
kişinin öldüğünü konuşacağız. Ama bu arada Türkiye ’de
inşaat bir motor gücü olarak lanse edilecek, hepimiz bu
işten ekmek yiyeceğiz, para kazanacağız, hem tasarımcılar
hem yapımcılar olarak. Aslında suç toplu olarak işleniyor
ama bunu kimse söylemiyor. Çok lüks semtlerde bile iskanı
olmayan yerler kiralanıyor, aylık 5 bin dolar kira
ödedeğiniz evler var ki iskanı yok. Kimse bunlara bir şey
demiyor.

Ve kimse bunlara ‘gecekondu’ da demiyor!
Evet, bu toplumsal bir suç ortaklığı. İhsan Bilgin’in çok
önemsediğim bir sözü var: Toplumsal mutabakat var hepimizde
suç işlemeye yönelik. Benim de gemim yürüsün, aman bana
dokunmasın diyebiliyoruz hepimiz.
Siz ne kadar sorumluluk hissediyorsunuz bu projelere ses
çıkarmak, direnmek konusunda?
Kişisel sorumluluk alanımın genişliğinden ziyade
ateşleyebileceğim dinamitlerin sayısıyla ilgiliyim. Tasarım
bienalinin küratörü olmak böyle bir konu. Türkiye’de bir
tasarım bienali yapılacak dendiğinde ilk akla gelecek
insanlardan biri değilim, bu işi benden daha iyi
becerebilecek elliden fazla kişi olduğunu düşünüyorum.
İKSV’ye “Beni niye seçtiniz” deyince “Muhalif kanalı
sürükleyebileceğinizi düşündüğümüz için” dediler. Tamam o
zaman dedim, bir dinamit ateşleyebilirz belki burada, demin
anlattığım beş kişiden bahsediyorum. Zaman zaman çok
pişmanlık duydum, benim de acemiliğim dahil bütün
acemiliklerle bunun ilkini tasarlamak çok zor bir süreçti.
Benzer büyüklükteki bienallerin 15’te biri bütçeyle, yapmak
durumunda kaldık ama bence amacına ulaştı.

Emre Arolat: “Mekânı özellikle sıkıcılaştırdık”
Sergide çok afilli işler değil, daha derinlemesine
incelenmesi gereken parçalar var. İstanbul Modern büyük ve
boş bir alan, eserlerle tek tek ilişki kurulabilmesi için
burayı parçalara böldük. Biraz depresif, ‘musibet’ temasına
uygun olarak özellikle sıkıcılaştırdığımız bir mekân.
Hapishaneye, konsantrasyon adalarına benzetilebilir belki...
Bir miktar bu depresyonu, yani içinde bulunduğumuz binlerce
metrekare inşa etme, yapma etme hezeyanına ‘dur bakalım ne
oluyor’ demeyi, biraz daha karanlık bir durum ortaya koymayı
doğru bulduk. Eserlerin hiçbiri
proje değil, özellikle herhangi proje yapmaktan kaçındık.
Kimi fiktif, kimi daha gerçekçi, kimi interajktif, oyun
gibi, içine izleyici olarak katılacağınız, ama hep kafalarda
büyük soru işaretleri oluşturmaya yönelik işler.
|
|
|
|
 |
YORUMLAR:-------------------------------------------------------------------------------- |
|
|