|
ANAYASANIN
MİSYONU
Bilindiği gibi
anayasa günümüzde
toplumsal ve siyasal
organizasyonun bir
nevi zorunlu klavuzu
olarak
algılanmaktadır.
Zira anayasa; bir
toplumdaki siyasi
baskın örgüt olan
devletin, toplumu
yönetirken
kullandığı rejimi,
sistemi, ideolojiyi
belirler. Bunu
yaparken de;
-egemenliğin, -sulta
/ otorite sahibinin,
-yönetim şeklinin ve
sisteminin ne
olduğunu,
-yöneticilerin ve
yönetilenlerin temel
hak, yetki ve
sorumluluklarının ne
olduğunu,
-yöneticilerin
yönetime gelme ve
yönetimden ayrılma
şartlarının ve
yönteminin ne
olduğunu
belirler.
Bununla güdülen
gaye; toplumda
yönetici ile
yönetilenler
arasında
ihtilafların
çıktığında anayasa
kendisine başvurulan
nihai merci olsun ki
bir siyasi istikrar
ve barış ortamı
sağlansın. Yani
toplumsal barış,
huzur, istikrar,
adalet ve güvenlik
temin edilsin.
Ancak bir anayasanın
bu iyi niyetli
gayeyi
gerçekleştirebilmesi
için o toplumun
ana unsuru
olan topluluklarının
içinde derinliğine
köklerinin
olması gerekir.. O
anayasanın ruhu diye
bilinen temel
düşüncesinin,
felsefesinin,
referansının,
kaynağının, temel
ölçülerinin,
hakimiyet /
egemenlik
anlayışının o
toplumun ana
unsurları tarafından
içtenlikle
benimsenmesi
gerekir. Yani o
topluma yabancı
olmaması gerekir. Bu
şu demek değildir;
“Bir şekilde bir
anayasa belirlenir
ve o toplumun
onayına sunulur,
yapılan referandumla
o anayasa toplumun
çoğunluğu tarafından
“kabul” yada “evet”
oyu alırsa, o
anayasa o toplum
tarafından
benimsenmiş ve o
topluma malolmuş
sayılır.” Bu
anlayış doğru
değildir. Yüzeysel
ve kandırmaca bir
anlayıştır. Toplum
ve siyaset
gerçekliği ile
bağdaşmaz. Zira
öylesi bir anayasa
şimdiki anayasalar
gibi toplumdaki
güvensizliğin,
adaletsizliğin,
istikrarsızlığın,
huzursuzluğun,
sorunların ana
kaynağı olduğu gibi
zaman ve fırsatların
da heder olmasına
sebep olur..
ANAYASANIN KÖKLERİ
Bir anayasanın bir
toplumda derinliğine
köklerinin
olabilmesi, o
toplumun ana
unsurları tarafından
içtenlikle kabul
görmesi ve
benimsenebilmesi
için; anayasaların
üzerine kuruldukları
şu temel kavramlara
ve ilkelere bakmamız
gerekir:
--Hakimiyet /
egemenlik,
--Sulta / otorite,
--İdeoloji yada
rejim,
İşte bu kavramlar
bir anayasanın
kökleridir. Bunları
şu şekilde izah
etmek mümkündür:
1--Hakimiyet
/ egemenlik:
Hakim olma halidir.
Bir ülke ve toplum
üzerinde “hakim
iradeye” “hakimiyet”
denir. Yani bütün
iradelerden / arzu
ve isteklerden üstün
iradeye, bütün irade
sahiplerinin
karşısında boyun
büktüğü iradeye
“hakimiyet” denir.
Hakimiyet
sahibi; o ülke,
devlet ve toplumda
merci
konumundadır. Yani
kendisine müracaat
edilen, dönülen,
başvurulan en üstün
makam sahibidir.
Hakimiyet
sahibi; o ülke,
devlet ve toplumda
kendisine kayıtsız
şartsız / koşulsuz
boyun büküldüğü,
itiraz edilmediği
makam sahibidir.
Hakimiyet
sahibi; o ülke,
devlet ve toplumda
bütün kanunların,
hükümlerin,
ölçülerin kendisine
dayandığı,
kendisinden
alındığı, kendisini
delil / referans
edindiği
meşruiyet kaynağıdır.
Görüldüğü gibi “hakimiyet”
herhangi bir
anayasanın
temel kavramıdır.
Hem anayasanın
kendisinin hem de
onun çerçevesinde
oluşacak rejim,
kanun ve hükümlerin
meşruiyet
kaynağıdır.
Bir toplumun ana
unsurlarında
“hakimiyet”
konusunda bir
mutabakat oluşmamış
ise, o anayasanın o
toplumda kökü yok
demektir. O toplum
tarafından
içtenlikle
benimsenmez.!.. O
toplumda adalet ve
istikrar sağlanamaz.
Zira her siyasi,
hukuki ve toplumsal
kararda meşruiyet
sorunu yaşanır..
“Hakimiyet”
konusu en önemli
konudur,
temel sorundur.
Hiçbir yasaklama,
sınırlama ve devlet
gücü kullanılarak
saptırma
yapmaksızın, baskı,
tehdit, şiddet
kullanmaksızın bu
sorunun üzerinde
doğruyu, hakikatı
bulmak maksadı ile
şeffaf bir şekilde
tartışılmalıdır. Bu
mesele, toplumun ana
unsurları tarafından
anlaşılmadan ve
üzerinde bir
mutabakat
sağlanmadan
yapılacak bütün
işler, çalışmalar
“dostlar alışverişte
görsün” kabilinden
bir saptırma,
yanıltma yada abes
ile iştigal
olacaktır.. “Yeni
anayasa” söylemi ile
yola çıkanların bu
gerçeği gözardı
etmeleri,
saptırmaları
samimiyet, dürüstlük
ve şeffaflık ile
bağdaşmaz.
2--Sulta /
otorite:
Yani yönetme yetkisi
kime ait olacak ve
yöneticiler nasıl
belirlenecek
meselesi. Sulta’nın
/ otoritenin yani
yönetme yetkisinin
kime ait olduğunu da
“hakimiyet sahibi”
belirler. Yada
“hakimiyet” anlayışı
doğrultusunda
belirlenir. Dolayısı
ile “hakimiyet”
meselesi
halladilmeden,
netliğe kavuşmadan
“sulta” meselesi
sağlıklı bir şekilde
halledilemez ve
daima meşruiyet
sorunu yaşanır.
3--Rejim ve
ideoloji:
Anayasa, kendisine
dayandığı
“hakimiyet”
anlayışına göre bir
rejim ve ideoloji
belirler. Rejimi ve
ideolojisi olmayan
bir anayasa ruhsuz
bir anayasadır.
Dolayısı ile
işlevsiz yazılı
metinler olarak
kalmaya mahkum olur.
Zira;
Rejim;
yönetim ve idarede
tutulan yol, takip
edilen usuldür. Yani
devletin yönetim
şekli ve tarzıdır.
İdeoloji
ise; kendi içinde
fikir / temel
düşünce, çözümler ve
usül / yöntem
bütünlüğü olan
siyasi, iktisadi ve
toplumsal sistemdir.
Benimsediği rejim ve
ideoloji ile
anayasa; devletin o
toplumda
uygulayacağı;
-yönetim şeklini ve
sistemini,
-eğitim siyaseti ve
sistemini,
-iktisadi / ekenomik
siyasetin ilke ve
sistemini,
-kadın erkek
ilişkilerinin
tanzimini,
-yargı sisteminin
usul ve çerçevesini,
-dış siyaset
ilkelerini ve
çerçevesini,
-toplumdaki çeşitli
inanç gruplarının
temel hak ve
hukukunu
belirler.
Mademki “anayasanın”
realitesi /
gerçekliği budur. O
halde şimdi ana
unsurları müslüman
olan bir toplumda
kökleri olan ve
hüsnü kabul bulan
bir anayasanın nasıl
olması gerektiğini
köklerine bakarak
Türkiyedeki toplum
örneğinde
inceleyelim:
İSLAMİ BİR
ANAYASANIN KÖKLERİ
İslam’da asıl olan;
ne yasadır ne de
anayasadır.
Asıl olan;
mü’minlerin
hayatlarının tüm
alanlarında
şeri hükümlere göre
yaşamalarıdır.
Bu husus; yasa yada
anayasa olmaksızın
gerçekleşiyor ise
maksat hasıl
olmuştur. Ancak;
-Şeri hadlerin
uygulanması,
-Şeriat’ın
egemenliğinin
korunması ve aleme
yayılması,
-ümmetin vahdetinin
gerçekleşmesi ve
korunması,
-fitne ve fesadın
önlenmesi,
-herkesin kamu
mülkiyetinden adil
bir şekilde
yararlanabilmesi
gibi nedenlerden
dolayı
hepsinin şeri
hükümlerden oluşması
şartı ile
yasalar ve anayasa
benimsenmesi de
zorunlu olabilir.
Günümüzde ise;
çağdaş cahiliyye
tortularından
tamamen arınmış tam
bir İslami Toplum
inşa olasıya kadar
İslam’ın iktidar
imkanı bulduğu
toplumda
İslami bir Anayasanın
olması
kaçınılmazdır.
İslami bir
anayasanın kökleri
ise şöyledir:
1---Hakimiyet
/ egemenlik konusu:
Türkiye
coğrafyasında
yaşayan toplumun ana
unsurları Türkler,
Kürtler, Lazlar,
Çerkezler,
Boşnaklar,
Arnavutlar,
Araplardan
oluşmaktadır.
Bunların kahir
ekseriyeti ise
müslümanlardır. Onun
için bir anayasanın
bu toplumdaki
köklerinin bu
müslüman unsurlarda
aranması gerekir.
Müslümanların temel
düşüncelerini,
değerlerini,
hassasiyetlerini,
genel kabullerini ve
redlerini İslam Dini
belirler. İslamsız
müslümanlık
olmadığına göre,
İslam’ın
akidesi ve
Şeriatını, “zaruriyeti
diniye”
olarak bilinen
olmazsa
olmazlarını,
değerlerini,
ölçülerini yani
farz-vacib, mendub,
mübah, mekruh ve
haram olarak bilinen
şeri hükümlerini
dikkate almaksızın
yapılan bir anayasa
o toplumda köksüz
kalacaktır ve hüsnü
kabul
görmeyecektir..
Bu toplumun ana
unsurları olan
müslümanlara göre;
egemenlik
Şeriata aittir.
Nitekim bu hakikat
onların dillerine
dahi yerleşmiştir.
Şöyleki;
-“Şeriatın kestiği
parmak acımaz”,
-“Şeriatın hükmü
karşısında boynum
kıldan incedir”,
-“Baş başa, baş da
Şeriata bağlıdır”.
Şeriat
ise şu anlamlara
gelmektedir;
-Allah’ın kulları
için gönderdiği din,
-İlahi kanun, dinin
ameli / uygulama ile
ilgili hükümlerin
bütünü,
-Dinin dünya ile
ilgili hükümlerinin
tamamı,
-İslamiyetin kitap
halindeki kanunu,
Kur’an-ı Kerim,
-Ayet ve hadislere
dayanan İslam
kanunu, İslam
hukuku,
Şeriatın bu anlama
geldiğini bilen hiç
bir müslüman, “ben
müslümanım amma
Şeriatı kabul etmem”
diyemez. Böylesi bir
söz ancak cehalet
ürünüdür. Zira
İslamsız müslümanlık
olamıyacağı gibi,
Şeriatsız İslam da
olamaz..
Yukarıda zikredilen
-“Şeriatın kestiği
parmak acımaz”
-“Şeriatın hükmü
karşısında boynum
kıldan incedir”
gibi sözler şu ayeti
kerimelerin manasını
veciz bir şekilde
ortaya koymaktadır.
فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ
يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ
يُحَكِّمُوكَ فِيمَا
شَجَرَ بَيْنَهُمْ
ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ
فِي أَنفُسِهِمْ
حَرَجًا مِّمَّا
قَضَيْتَ
وَيُسَلِّمُواْ
تَسْلِيمًا
“Dikkat
edin! Rabbine
andolsun ki onlar,
aralarında çıkan
çekişmeli işlerde
seni (getirdiğin
Şeriatı)
hakem yapıp, sonra
da verdiğin hükme,
içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın,
tam bir teslimiyetle
boyun eğmedikçe iman
etmiş olmazlar.”
(Nisa:65)
إِنَّمَا كَانَ
قَوْلَ
الْمُؤْمِنِينَ إِذَا
دُعُوا إِلَى اللَّهِ
وَرَسُولِهِ
لِيَحْكُمَ
بَيْنَهُمْ أَن
يَقُولُوا سَمِعْنَا
وَأَطَعْنَا
وَأُوْلَئِكَ هُمُ
الْمُفْلِحُونَ
`
“Aralarında
hüküm vermesi için
Allah'a ve Resûlüne
davet
edildiklerinde,
müminlerin sözü
ancak "İşittik ve
itaat ettik"
demeleridir. İşte
asıl bunlar
kurtuluşa
erenlerdir.”
(Nur:51)
إِنِ الْحُكْمُ
إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ
أَلاَّ تَعْبُدُواْ
إِلاَّ إِيَّاهُ
ذَلِكَ الدِّينُ
الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ
أَكْثَرَ النَّاسِ
لاَ يَعْلَمُونَ
“Hüküm
/ hakimiyet,
yalnızca
Allah'ındır. O,
Kendisinden
başkasına kulluk
etmemenizi
emretmiştir.
Dosdoğru olan din
işte budur, ancak
insanların çoğu
bilmezler.”
(Yusuf:40)
Daha başka bir çok
ayet ve hadisle
birlikte özellikle
bu ayeti kerimeler;
--“hakimiyetin
sadece
Allah’a ait
olduğunu”, bunun da
ancak Allahu
Teala’nın kulları
için gönderdiği
Şeriatta
temsil edildiğini,
--Hakimiyetin
Allah’ın Şeriatına
ait olduğunu
benimsemenin Allah’a
iman etmiş olmanın
olmazsa olmazı
olduğunu açıkca
ortaya koymaktadır.
Onun için “hakimiyet”
meselesi,
usuluddindendir,
yani dinin
esaslarındandır.
İman
meselesidir.
Öyle sanıldığı gibi
teknik yada tali /
detay bir mesele
değildir. Aynı
zamanda usululfıkhın
yani fıkıh usulünün
de esasıdır. “Hakim”
yani hüküm /
hakimiyet sahibinin
Allahu Teala olduğu
gerçeği fıkıh
usulünün de
esasıdır. Dolayısı
ile bütün hükümler
ona dayanmak
zorundadır.. Onun
için ona dayanan
hükümlerde ve
kanunlarda meşruiyet
sorunu olmaz. Ona
dayanmayan hükümler,
ma’siyettir / yani
Allah’a isyandır.
Ma’siyette ise kula
itaat yoktur.
Nitekim bu hakikat
da “Baş başa
bağlıdır, baş da
Şeriata bağlıdır”
sözü ile veciz
şekilde ifade
edilmiştir. Yani
bütün iradeler
üstünde hakim /
egemen irade
Şeriattır. Bu da şu
ayeti kerime ve
hadisi şerifin
manasını ortaya
koymaktadır:
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ
أَطِيعُواْ اللّهَ
وَأَطِيعُواْ
الرَّسُولَ وَأُوْلِي
الأَمْرِ مِنكُمْ
فَإِن تَنَازَعْتُمْ
فِي شَيْءٍ
فَرُدُّوهُ إِلَى
اللّهِ وَالرَّسُولِ
إِن كُنتُمْ
تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ
وَالْيَوْمِ الآخِرِ
ذَلِكَ خَيْرٌ
وَأَحْسَنُ
تَأْوِيلاً
“Ey iman
edenler, Allah'a
itaat edin; Resule
itaat edin ve sizden
olan emir
sahiplerine /
yöneticilere
de. Eğer bir şeyde
anlaşmazlığa
düşerseniz, artık
onu Allah'a ve
Resulüne döndürün.
Şayet Allah'a ve
ahiret gününe iman
ediyorsanız, bu,
hayırlı ve sonuç
bakımından daha
güzeldir.”
(Nisa:59)
لاَ طَاعَةَ فِي
مَعْصِيَةِ اللهِ،
إِنَّمَا الطَّاعَةُ
فِي الْمَعْرُوفِ
“Allah’a isyanda
itaat yoktur. Sadece
ma’rufda itaat
vardır.” (Buhari,
Müslim)
Bütün bunlar
gösteriyor ki; bu
toplumun ana
unsurlarına baskı,
tehdit, şiddet,
yasak, demogoji,
saptırmalar
olmaksızın açık,
seçik, anlaşılır bir
şekilde sorulduğunda
Şeriatın
hakimiyetinde /
egemenliğinde nasıl
mutabık kaldıkları
görülür. Yani hiç
bir müslüman
toplumda Şeriatın
egemenliği sorun
olmaz, içtenlikle
benimsenir, hüsnü
kabul görür. Bu
hususta herkes
müsterih olsun.!..
2---Sulta /
Otorite konusu:
İslam’a göre,
sulta
/ otorite yani
yönetme yetkisi
ümmete aittir. Ümmet
bu yetkisini biat
ahkamı çerçevesinde
nasbedeceği Allah’ın
indirdikleri ile
yönetecek bir
halifeye devreder.
Bu hakikat da Allahu
Teala’nın
hükümlerinin
uygulanması ile
ilgili hitaplarının
....
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ
“Ey İman
edenler!...”
şeklinde ümmete
hitaben gelmiş
olmasından ve
Resulullah
Sallallahu Aleyhi
Vesellem Efendimizin
hilafet ve biat ile
ilgili hadisi
şeriflerinden
alınmıştır. Burada
ayrıntılara inmeye
gerek yok. Bu konuda
hadis ve fıkıh
kitaplarında
yeterince ayrıntı
bilgi mevcuttur.
Dolayısı ile sulta /
otoritenin yani
yönetme yetkisinin
ümmete ait olduğunu
hakimiyet sahibi
belirlemiştir. Bunun
hayata nasıl
geçeceğini de yine
hakimiyet sahibi
belirlemiştir. O da
Raşidi
Hilafet
sistemidir.
Bu konuda da ana
unsurları
müslümanlar olan bir
toplumda sorun
olmaz..
3---Rejim ve
ideoloji konusu:
Ana unsurları
müslümanlar olan bir
toplumda ancak
İslam’ın şu
sistemleri
uygulandığında
toplumda barış,
adalet, istikrar,
huzur ve sağlıklı
kalkınma
sağlanabilir:
--İslam’ın yönetim
şekli ve sistemi
olan Hilafet,
--İslam’ın eğitim
sistemi ve siyaseti,
--İslam’ın yargı
sisteminin usul ve
çerçevesi
ki bu adaleti
yargıda en iyi
şekilde dağıtacak
tek sistemdir.
--İslam’ın iktisadi
siyaseti ve sistemi,
İslam’ın iktisadi
sistemi kendisine
özgün bir sistemdir.
Mülkün / yeryüzü
servetinin insanlar
arasında adil bir
şekilde dağılımını
sağlayacak ve
fakirlik sorununu
çözebilecek tek
doğru sistemdir.
İslam’ın iktisad
sisteminde günümüzde
bütün insanlığın
başına bela olarak
musallat olmuş
sömürü ve zulüm
sistemi olan
Kapitalizmin şu
temel kurumları ve
kuramlarına yer
yoktur:
---Faiz sistemi,
---Borsa sistemi,
---Vergi ve sigorta
sistemi,
---Nisbi / göreceli
para sistemi,
---Mülkiyet
özgürlüğü anlayışı,
İslam’a göre Malikül
Mülk / mülkün gerçek
sahibi Alemlerin
yaratıcısı Allahu
Teala’dır. İnsanlar
mülkde ancak Allahu
Teala’nın izin
verdiği yollarla
mülk edinebilirler
ve Allahu Teala’nın
izin verdiği şekilde
mülkte tasarrufta
bulunabilirler.
Dolayısı ile
mülkiyette esas olan
“özgürlük” değil
Allah’ın
iznidir
yani şeri
hükümdür.
İslam’a göre
mülkiyet tasnifi de
kendisine özgündür,
şöyleki;
----Kamu mülkiyeti;
yeraltı ve yerüstü
madenleri, yeraltı
ve yerüstü
akarsuları, göller
ve denizler, petrol
ve gaz gibi enerji
kaynakları, bunları
işleten işletmeler,
bütün türleri ile
yollar, ormanlar ve
meralar gibi tabiatı
gereği herkesin
yararlanma hakkının
olduğu mülklerdir,
statüsü
değiştirilemez.
----Devlet
mülkiyeti; bazı
vergiler, haraç,
cizye gibi tasarrufu
halifenin görüş ve
içtihadına terk
edilmiş mülk,
----Özel mülkiyet;
zikredilen iki
mülkiyet türünün
dışında meşru
yollarla elde edilen
mülk,
Ayrıntı bilgi ekteki
“İslami Anayasa
Tasarısının
Gerekcesi” adlı
kitapta, ayrıca
“İslam’da İktisad
Nizamı” adlı kitapta
mevcuttur.
--Kadın-erkek
ilişkilerini;
insani değerleri
muhafaza ederek adil
bir şekilde tanzim
edebilmek beşerin
fevkinde bir iş
olduğunu günümüzdeki
manzara ortaya
koymaktadır. Bunu da
en doğru ve adil
şekilde tanzim eden
ancak İslam’dır.
Ayrıntı bilgi de
ekte mevcuttur.
--Toplumda mevcut
çeşitli inanç
gruplarının hak ve
hukukunu da “zimmet
ahkamı” ile ancak
İslam garanti
altına almıştır ve
bunu
gerçekleştirmiştir.
Bunun delili tarihi
hakikatlardır. Orta
Avrupa, Balkanlar,
Anadolu, Ortadoğu,
Kuzey ve Orta
Afrika, Kafkaslar,
Orta Asya
bölgelerinde gayri
müslim unsurlar
hayatlarında ancak
İslam’ın hakim
olduğu dönemlerde
can, mal ve ırz
güvenliği içinde
kalabilmişlerdir.
İslam’ın
hakimiyetinin son
bulması ile çağdaş
tağuti zulüm ve
zulümat kara kâbus
gibi hem
müslümanların başına
hem de o gayri
müslimlerin başına
çökmüştür. O
bölgelerin hiç bir
yerinde huzur,
asayiş, güvenlik hiç
kimse için
kalmamıştır...
--Dış siyaset
ilkeleri ve
çerçevesi de İslam
ahkamına göre
belirlenir. Bu dış
siyaset, ümmete
tekar “diğer
insanlar için
şıkartılmış hayırlı
ümmet”, “marufu
emreden, münkerden
nehyeden, hayra /
hidayete davet eden
vasat / en seçkin
lider ümmet” “şahid
ümmet” kılar.. Bu
liderlik; sömürü ve
despotluk liderliği
değildir. Bu
liderlik adalet,
rahmet ve hidayet
liderliğidir.
Adalet, rahmet ve
hidayet liderliği
öyle sadece laf ile,
slogan ile, temenni
ile olmaz. Ancak ve
ancak İslam’ın
kamilen hakim olması
ile olur. Zira
Allahu Teala
izzetin, üstünlüğün,
liderliğin ancak
Allah’ın dinine
titizlikle bağlılık
ve dinini hakim
kılmak ile olacağını
bildirmiştir...
وَاتَّخَذُوا مِن
دُونِ اللَّهِ
آلِهَةً لِّيَكُونُوا
لَهُمْ عِزًّا
“Kendilerine
izzet / güç
ve itibar
sağlasınlar diye,
Allah'tan başka
ilahlar edindiler.”
(Meryem:81)
مَن كَانَ يُرِيدُ
الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ
الْعِزَّةُ جَمِيعًا
إِلَيْهِ يَصْعَدُ
الْكَلِمُ الطَّيِّبُ
وَالْعَمَلُ
الصَّالِحُ
يَرْفَعُهُ
وَالَّذِينَ
يَمْكُرُونَ
السَّيِّئَاتِ لَهُمْ
عَذَابٌ شَدِيدٌ
وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ
هُوَ يَبُورُ
“Kim izzeti
istiyorsa, artık
bütün izzet
Allah'ındır. Güzel
söz O'na yükselir,
salih amel de onu
yükseltir.
Kötülükleri
tasarlayıp
düzenleyenler ise;
onlar için şiddetli
biz azab vardır.
Onların
tasarladıkları boşa
çıkıp bozulur.”
(Fatır:10)
Tanzimat ile
başlayan
“muasırlaşma”,
“batılılaşma”
sloganı altında
İslam’dan uzaklaşma
faaliyetleri ile
özellikle Cumhuriyet
döneminde yapılan
anayasaların hiç
birisinin kökleri bu
toplumda yoktur.
Onun için o
anayasalar bu
toplumda hep bütün
zulümlerin ve
sorunların kaynağı
oldu, müslümanların
başağrısı ve belası
oldu. Bütün
zulümlerin, siyasi
ve toplumsal
istikrarsızlığın,
bölücülüğün,
kirliliğin,
ekenomik, askeri,
teknolojik geri
kalmışlığın ana
nedeni oldular.
Dürüstce, cesurca,
samimi olarak şeffaf
bir şekilde bunlar
konuşulup
tartışılabilinmelidir.
Bu milletin başına
“yeni bir bela” daha
musallat edilmez
inşaallah!..
İSLAMİ BAKIŞ AÇISINI
YOK SAYMAK
MÜSLÜMANLARI YOK
SAYMAKTIR
“Yeni
bir anayasa”dan
bahsediliyorsa; bu
müslüman toplum
tarafından
benimsenecek
egemenlik, sulta,
rejim ve ideoloji
kökleri ile tamamen
yeni ve İslami bir
anayasadan
bahsetmemiz gerekir.
Gayrısı fasa
fisodur, dalalettir,
cehalettir,
cahiliyyedir. Zira
bu toplum için
yapılacak bir
anayasanın, onun ana
unsurlarını yani
müslümanları sanki
yok sayarak
yapılması ancak bu
topluma yapılan bir
hakaret ve ihanet
olur.. Müslümanları
diğer fert ve
toplumlardan ayırt
eden husus onların
inanç ve dinleri
olan İslam’dır.
Anayasa konusunda;
özgürlükler,
demokrasi,
cumhuriyet,
liberalizm, laiklik,
sekülerizm,
sosyalizm,
ulusalcılık,
globalizm, hatta
komünizim vb. her
açıdan görüş talep
ediliyor, beyan
ediliyor fakat sanki
kendisi yokmuş yada
bu konuda hiçbir
çözümü yokmuş gibi
İslami bakış
açısına hiç
başvurulmuyor.!..
İslam’ın
görmezlikten
gelinmesi yada yok
sayılması,
mensuplarının da yok
sayılması demektir..
Cumhuriyet “halka
rağmen halk için”
felsefesi ile
kurulduğu ve
günümüze kadar
işletildiği gibi
“yeni anayasa”
söylemiyle yapılan
faaliyetlerin de
aynı minvalde
seyretmekte olduğu
izlenimi
vermektedir...
İslam;
hayatın tamamını
kapsayan bir
hayat nizamıdır.
Mademki hayatta;
toplum, devlet,
siyaset, ekenomi,
yargı vardır, öyle
ise İslam’ın bu
konuda hükümleri,
çözümleri, nizamları
elbetteki mevcuttur.
İslam; fert ve
toplumların
yollarını
aydınlatan,
sorunlarına şifa /
çözüm olan, fert ve
toplumları sağlıklı
bir şekilde
kalkındıran tek
dindir.
Böylesi bir din
Batılıların
dünyasında
olmayabilir. Onun
için onların dini
bireyin vicdanına
hapsetmeleri ve
sadece bir vicdan
meselesi olarak
görmeleri normal
karşılanabilir.
Fakat müslümanların
evlatları olan kimi
sözde aydın,
okur-yazar,
akademisyen, lider
yada yönetici
kişiler; Batılıların
o “Dâllîn” / dalalet
ehli olmanın
şaşkınlığı içinde
bocalayan, tutarsız,
derme-çatma,
saçma-sapan
sözlerini,
görüşlerini yani
felsefelerini
anlamak için
gösterdikleri
çabaları kendi
dinleri olan İslam’ı
anlamak için
harcamış olsalar
“Es-sırat
al-mustakiim”i /
“dost-doğru yolu”
bulmuş olacaklardır,
hem kendilerine hem
de bağrından
geldikleri
milletlerine,
ümmetlerine ve hatta
tüm insanlığa
hayırları
dokunacaktır. Onun
için onlar, zihinsel
eksen ve kıble
kaymasından yada
sapmasından kurtulup
kendilerine
gelmelidirler...
Bütün dünyayı bir
ahtabotun kolları
gibi kuşatmış olan
şeytanın dalalet
yolları terk
edilmelidir.
“Modernizim”,
“modernite”
tabelaları altında
sunulan; sekülarizm,
laiklik, demokrasi,
cumhuriyet,
nasyonalizm /
ulusalcılık yada
ulus devlet
anlayışı,
özgürlükler,
liberalizim,
kapitalizm,
sosyalizm, globalizm
gibi kavram, ilke,
ideoloji ve
nizamları çağdaş
şeytani dalalet
yollarıdır. Bu
yolların ehilleri
yada yolcuları olan
Batılıların
mütefekkirleri, bu
yolların çıkmaz
sokaklar
olduklarını, yanlış,
batıl, başarısız,
olduklarını itiraf
etmeye başladılar.
Zira “modernizmin”
iflas ettiğini
“postmodernizm”
kavramı ve söylemi
altında yazdıkları
makaleler, kitaplar
ile ortaya
koymaktadırlar.
Ancak postmodernizim
onlara hidayet
sunamamaktadır. Onun
için “Üçüncü Yol
Arayışları” adı
altında makaleler,
kitaplar yazılmakta,
paneller
yapılmaktadır...
Bütün bu paneller,
makaleler ve
kitaplar Batı
insanının nasıl
fikren iflas
ettiğini,
tükendiğini,
çaresizlik içinde
nasıl çıkış yolu
arayışı içine
girdiğini yani
hidayeti aradığını
ortaya koymaktadır
Ayrıca fiili durum
da yani ekenomik,
siyasi, toplumsal
her alanda Avrupa ve
Amerika ile ifade
edilen Batının kriz
nöbetleri ile nasıl
çökmekte, çaresizlik
içinde bocalamakta
olduğunu ortaya
koymaktadır..
O halde bu gaflet ve
dalalette ısrar niye
?!. Ehlinin
başarısızlığını her
hali ile ilan
etmekte olduğu bu
kokuşmuş köhne
çağdaş cahiliyye
kavram, söylem,
ideoloji, rejim ve
sistemlere kurtarıcı
simidi gibi
sarılmak, çağırmak
akıl işimidir?!..
Kör taklid diye işte
buna denir!..
İslam Alemi ve
özellikle Türkiye’de
Batı hayranlığı
illetine müptela
olup da müslümanlara
kanaat önderliği
yapma iddiasında ve
konumunda olanların
gözlerini Batı aşkı
kör etmiştir,
akıllarını da
dondurmuştur.
Temenni ve tavsiye
ederiz ki; öncelikle
onlar bir an evvel
bu akıl tutulması
krizinden, kör
taklidcilikten
kurtulsunlar.
Akıllarını başlarına
alsınlar..Allah’a,
Resulüne, Kitabına
kulak versinler!..
Tüm müslümanlara ve
hatta hidayet arayan
tüm insanlığa
“hayırlı ümmet”,
“şahid ümmet”, “en
seçkin ümmet”
olmanın gereği
hidayet liderleri
olsunlar, şeytanın
dalalet tabileri,
rehberleri ve
taşeronları
değil.!..
BAZI VEHİMLERE
CEVAPLAR
“Yeni anyasa
meselesi”
tartışılırken zaman
zaman seslendirilen
bazı vehimlere de
değinmek gerekiyor:
1-“Anayasanın
yada devletin bir
dine dayandırılması
toplumda ayrışmaya,
kamplaşmaya ve
toplumsal çatışmaya
neden olur”
iddiası yada
vehmi...
Bu, ilmi hakikata
dayalı bir söz
değildir. Batılı
bazı filozofların
içinde bulundukları
dalalet ortamında
söyledikleri ve
belki kendi
vakıalarına mutabık
düşen bir sözdür.
Zira onların
dünyasında gerçek
bir din yoktur.
Tahrif edilmiş,
içinden ruhu
boşaltılmış, sadra
şifa, derde derman,
yollarına nur /
aydınlık olmayan,
adaleti
gerçekleştiremeyen
bir “sözde din”
için geçerli
olabilir.
Yukarıdaki söz;
dâllîn / dalalet
ehli olan Batı
toplumlarındaki o
din aleyhtarlığı
sözlerini ve
fikirlerini mutlak
hakikatlarmış gibi
ezberleyip müslüman
toplumlara da
uygulamaya çalışan
zavallı kör taklidci
ve ezbercilerin
sözüdür..
İslam
herhangi bir din
değildir, Allah
katında
gerçek tek dindir.
İslam’ın cahili
olanların İslam
hakkındaki o
seviyesiz söz ve
söylemlerinin hiçbir
saygınlığı yoktur.
Zira Allah’a, dinine
ve o dinin samimi
mensuplarına saygı
göstermeyenler
saygıyı
haketmezler..
İslam’ın dışında hiç
bir sistem ve
ideoloji,
müslümanlar arasında
birliği sağlayamaz.
Zira İslam,
mensuplarının
kalpleri arasındaki
ülfet
köprüsü
olan “Allah’ın
nimeti”dir.
Nitekim bunu Allahu
Teala aşağıda
zikredilen
(Aliİmran:103)’de
bize bildirmiş ve
emretmiştir.
Allahu Teala’nın bu
emri hayata
geçmiştir.
Müslümanların kahir
ekseriyeti ayrı ırk,
kavim, dil ve
mekanlara rağmen “İslam
kimliğinde”
yani “müslümanlık
kimliğinde”
“Kelimei
Tevhid”
bayrağı ve sancağı
altında “bir
tek halife”nin
yönetiminde
tek bir ümmet
olarak
birleşmişlerdir. Bu
birlik asırlardır
devam etmiştir. Bu
birlik şemsiyesinin
altında başka dinden
insanlar da huzur
içinde
yaşamışlardır. Ne
zaman ki müslümanlar
fert, toplum ve
devlet olarak Allahu
Teala’nın bu yüce
nimetinin kadri
kıymetini
bilmediler, yani
İslam’ı
hayatlarından
uzaklaştırılmasına
tepkisiz kaldılar.
İşte o zaman
birlikleri de,
ülkeleri de param
parça olmuştur.
Ulaşım ve iletişim
imkanlarının çok
zor, sınırlı olduğu
o günlerde
milyonlarca km2lik
bir coğrafyada,
onlarca farklı dil,
kavim, coğrafi
farklılıklara rağmen
insanları asırlarca
bir arada tutabilen
İslam mı toplumu
ayrıştıracak.?!.
Var olan birliği
parçaladığı gibi her
parçanın daha da
küçük parçalara
ayırılmasına sebep
olan; fitne, fesad,
bölücülük virusu ve
odağı konumunda olan
laiklik, demokrasi,
cumhuriyet ve ulus
devlet anlayışları
mı birlik
sağlayacak.?!. Hiç
akletmiyorlar
mı.?!..
İşte o laiklik,
demokrasi,
cumhuriyet,
ulusalcılık
virüsleri yüzünden
düne nispeten ufak
bir çoğrafyada az
bir toplulukta dahi
birlik
sağlanamamaktadır,
hatta toplumsal iç
çatışma denilen
cehennemi çukurun
tam kenarına
gelinmiştir. Bu
cehennem çukuruna
yani toplumsal iç
çatışmaya düşmekten
kim ne ile
kurtarabilir.?!.. Ne
mal mülk, ne
zenginlik, ne de
vatandaşlık
kimliği... Sadece
sadece onların ortak
paydası olan
İslam kimliği ve
sistemi,
onları tekrar dost
ve kardeş
yapabilir.!. Nitekim
Allahu Teala şöyle
buyurmaktadır:
وَاَلَّفَ بَيْنَ
قُلُوبِهِمْ لَوْ
اَنْفَقْتَ مَا فِى
الاَرْضِ جَميعًا مَا
اَلَّفْتَ بَيْنَ
قُلُوبِهِمْ
وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ
اَلَّفَ بَيْنَهُمْ
اِنَّهُ عَزيزٌ
حَكيمٌ
“Ve
onların kalblerini
uzlaştırdı. Sen,
yeryüzündekilerin
tümünü harcasaydın
bile, onların
kalblerini
uzlaştıramazdın. Ama
Allah, aralarını
bulup onları
uzlaştırdı. Çünkü O,
üstün ve güçlü
olandır, hüküm ve
hikmet sahibidir.”
(Enfal:63)
يَا اَيُّهَا
الَّذينَ اٰمَنُوا
اتَّقُوا اللّٰهَ
حَقَّ تُقَاتِه ولا
تَمُوتُنَّ اِلا
وَاَنْتُمْ
مُسْلِمُونَ
وَاعْتَصِمُوا
بِحَبْلِ اللّٰهِ
جَميعًا ولا
تَفَرَّقُوا
وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ
اللّٰهِ عَلَيْكُمْ
اِذْ كُنْتُمْ
اَعْدَاءً فَاَلَّفَ
بَيْنَ قُلُوبِكُمْ
فَاَصْبَحْتُمْ
بِنِعْمَتِه
اِخْوَانًا
وَكُنْتُمْ عَلٰى
شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ
النَّارِ
فَاَنْقَذَكُمْ
مِنْهَا كَذٰلِكَ
يُبَيِّنُ اللّٰهُ
لَكُمْ اٰيَاتِه
لَعَلَّكُمْ
تَهْتَدُونَ
“Ey iman
edenler; Allah'a
karşı gerçekten
muttaki olun
(Allah’ın
dinine bağlanmakta
gerçekten samimi ve
titiz olun)
ve siz, ancak
müslüman olmaktan
başka (bir
din, kimlik ve tutum
üzerinde)
ölmeyin.
Allah'ın ipine
hepiniz sımsıkı
sarılın. Dağılıp
ayrılmayın. Ve
Allah'ın sizin
üzenizdeki nimetini
hatırlayın. Hani siz
düşmanlar idiniz. O,
kalplerinizin
arasını uzlaştırıp
ısındırdı ve siz
O'nun nimetiyle
kardeşler oldunuz.
Yine siz, tam ateş
çukurunun
kıyısındayken,
oradan sizi
kurtardı.
Umulur ki hidayete
erersiniz diye,
Allah, size
ayetlerini böyle
açıklar.”
(Ali İmran:102-103)
Ana unsurları
müslüman olan bir
toplumda birlik
beraberlik,
kardeşlik tesis
etmeyi istemekte
samimi olanlar, her
şeyin en iyisini
bilen her şeyin
yaratıcısı Allahu
Teala’nın şifa dolu
hitaplarına kulak
verirler ve onun
gereğini yaparlar...
Kısaca İslam,
müslümanları
ayrıştırmaz,
bilakis
birleştiren
yegane
sistemdir...
2-“İslam’ı,
anayasa yada
devletin esası
yapmak o toplumdaki
gayri müslim
unsurların itirazına
ve haklarının zayi
olmasına sebep olur”
iddiası yada
vehmi..
Bir toplumda
herkesi, bütün
unsurları bir konuda
ikna etmek yada
tatmin etmek mümkün
değildir. Toplumdaki
ana unsurlar
müslümanlar ise
elbetteki o toplumda
İslam hakim
olacaktır. İslam’ın
bu hakimiyetinden
gayri müslim
unsurların
rahatsızlıkları
onların güvenlikleri
açısından ise,
haklıdırlar. Onlara
zimmet ahkamı
çerçevesinde can,
mal, ırz ve dinleri
hususunda baskı
görmeyeceklerine
dair güvence
verilir. Zimmet
ahkamına aykırı bir
şekilde bu güvenceyi
bozarak onlara
saldıran kim olursa
olsun şiddetli bir
şekilde
cezalandırılır.
İslam’ın bu
güvencesi sözde yada
yazılı metinlerde
kalmamıştır. Hayata
geçmiştir ve
asırlardır
uygulanmıştır. İşte
buna da tarihi
hakikatlar şahiddir.
İslam’ın asırlardır
hakim olduğu
bölgelerde Orta
Avrupa, Balkanlar,
Anadolu, Ortadoğu,
Kuzey ve Orta
Afrika, Kafkaslar,
Orta Asya
bölgelerinde gayri
müslim unsurlar
varlıklarını
günümüze kadar
sürdürmüşlerdir.
Aksi durum olsaydı
yani Endülüste
müslümanlara yapılan
soykırım onlara
uygulansaydı, bu
bölgelerde hiçbir
Hırıstiyan, Süryani,
Ermeni, Yahudi vb
kalmaması gerekirdi.
Öyle olmadığı
günümüzde açıkca
görülmektedir. Zira
gayri müslim
unsurlar oralarda
varlıklarını halen
sürdürmektedirler.
Bu da İslam’ın ve
İslam Devletinin
gayri müslimlere
soykırımı yada
dinlerinden zorla
döndürme
faaliyetlerinin
olmadığının en somut
delilidir. Öyle ise
bu gün İslam’ın
hakim olması
durumunda bu kaygıya
hiç gerek yoktur...
Gayri müslim
unsurlar, bunun
dışında heva
heveslerince yaşam
anlayışlarına
İslam’ın izin
vermemesine itiraz
ediyorlar ise, bu
itirazlarında
haksızdırlar. Onlara
gönüllerince
yaşayacakları başka
yerlere gitmelerine
izin verilir.
Toplumun bir
azınlığın heva
hevesine mahkum
olmasına izin
verilmez.!..
Toplumda çoğunluğun
heva hevesine de
mahkum
olunmaz.!.Zira heva
hevesin hakim olduğu
yerde fitne, fesad
ve kirlilik hakim
olur, huzur ve
asayiş değil.!
Nitekim Allahu Teala
azınlığın da
çoğunluğun da heva
hevesine tabi olmayı
kesinlikle şöyle
yasaklamıştır:
يَا دَاوُودُ إِنَّا
جَعَلْنَاكَ
خَلِيفَةً فِي
الارْضِ فَاحْكُم
بَيْنَ النَّاسِ
بِالْحَقِّ وَلَا
تَتَّبِعِ الْهَوَى
فَيُضِلَّكَ عَن
سَبِيلِ اللَّهِ
إِنَّ الَّذِينَ
يَضِلُّونَ عَن
سَبِيلِ اللَّهِ
لَهُمْ عَذَابٌ
شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا
يَوْمَ الْحِسَابِ
“Ey Davud,
gerçek şu ki, Biz
seni yeryüzünde bir
halife kıldık.
Öyleyse insanlar
arasında hak ile
hükmet, hevaya /
istek ve
tutkulara
uyma, sonra seni
Allah'ın yolundan
saptırır. Şüphesiz
Allah'ın yolundan
sapanlara hesap
gününü
unutmalarından
dolayı şiddetli bir
azab vardır.”
(Sâd:26)
ثُمَّ جَعَلْنَاكَ
عَلَى شَرِيعَةٍ
مِّنَ الاَمْرِ
فَاتَّبِعْهَا وَلا
تَتَّبِعْ أَهْوَاء
الَّذِينَ لا
يَعْلَمُونَ
“Daha sonra
seni, iş ve
yönetimde bir şerîat
/ bir yol,
yöntem
üzerine koyduk.
Artık ona uy!
Bilmeyenlerin hevası
/ keyifleri
ardınca
gitme!”
(Casiye:18)
وَلا تُطِعْ مَنْ
أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ
عَن ذِكْرِنَا
وَاتَّبَعَ هَوَاهُ
وَكَانَ أَمْرُهُ
فُرُطًا
“..Kalbini
zikrimizden /
(Kur’an ve
Sünnetten)
gaflete
düşürdüğümüz, kendi
'istek ve hevasına /
tutkularına
uyan ve işinde
aşırılığa gidene
itaat etme.”
(Kehf:28)
وَأَنِ احْكُم
بَيْنَهُم بِمَآ
أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ
تَتَّبِعْ
أَهْوَاءهُمْ
وَاحْذَرْهُمْ أَن
يَفْتِنُوكَ عَن
بَعْضِ مَا أَنزَلَ
اللّهُ إِلَيْكَ
فَإِن تَوَلَّوْاْ
فَاعْلَمْ أَنَّمَا
يُرِيدُ اللّهُ أَن
يُصِيبَهُم بِبَعْضِ
ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ
كَثِيرًا مِّنَ
النَّاسِ
لَفَاسِقُونَ
“Aralarında
Allah'ın
indirdiğiyle hükmet
/ yönet
ve onların
hevalarına uyma.
Allah'ın sana
indirdiklerinin bir
kısmından seni
şaşırtmasınlar diye
onlardan sakın.
Şayet yüz
çevirirlerse, bil
ki, Allah bir kısım
günahları nedeniyle
onlara bir musibeti
tattırmak
istemektedir.
Şüphesiz, insanların
çoğu fasıklardır.”
(Maide:49)
وَلَن تَرْضَى عَنكَ
الْيَهُودُ وَلاَ
النَّصَارَى حَتَّى
تَتَّبِعَ
مِلَّتَهُمْ قُلْ
إِنَّ هُدَى اللّهِ
هُوَ الْهُدَى
وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ
أَهْوَاءهُم بَعْدَ
الَّذِي جَاءكَ مِنَ
الْعِلْمِ مَا لَكَ
مِنَ اللّهِ مِن
وَلِيٍّ وَلاَ
نَصِيرٍ
“Sen onların
dinlerine uymadıkça,
yahudi ve
hristiyanlar senden
kesinlikle hoşnut
olacak değillerdir.
De ki: "Şüphesiz
doğru yol, Allah'ın
(gösterdiği)
yoludur." Eğer sana
gelen bunca ilimden
sonra onların heva
(arzu ve
tutku)larına
uyacak olursan,
senin için Allah'tan
ne bir veli /
dost
vardır ne de bir
nusret /
yardımcı.”
(Bakara:120)
وَلَوِ اتَّبَعَ
الْحَقُّ
أَهْوَاءهُمْ
لَفَسَدَتِ
السَّمَاوَاتُ
وَالارْضُ وَمَن
فِيهِنَّ بَلْ
أَتَيْنَاهُم
بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ
عَن ذِكْرِهِم
مُّعْرِضُونَ
“Eğer hak
onların hevalarına /
keyiflerine
uysaydı, gökler de
yer de bunların
içindekiler de
kesinlikle fesada
uğrardı. Hayır, biz
onlara zikirlerini
/
Kur'anlarını
getirdik ama onlar
zikirlerinden /
Kur'anlarından
yüz çeviriyorlar.”
(Mu’minûn:71)
İşte günümüzde bütün
yeryüzü, gökyüzü o
heva-heveslere tabi
olmanın
sıkıntısını çekiyor.
Zira toprak, su,
hava, gıda hep ifsad
oldu, bozuldu,
kirlendi. Toplumlar
da kirlendi ve
kokuştu. İşte bu
fitne, fesad ve
kirlilikren ve
kokuşmuşluktan
arınmanın tek yolu
tekrar Hak’tan gelen
Hakka yani İslam’a
tabi olmaktır,
heva-heveslere
değil.!..
3-“İslam’ın
anayasanın yada
devletin esası
olmasına küresel
süper güçler ve
devletler izin
vermezler. Bizi
dünya sisteminin
dışına iterler.
Onlara ters düşmemek
ve onların
düşmanlığına maruz
kalmamak için
‘İslami devlet’,
‘İslami anayasa’ ve
‘İslami kimlik’
sevdasından
vazgeçmeliyiz yada
seslendirmemeliyiz.
Akıllı davranmalı ve
reel politiği
gözardı etmemeliyiz.
Aksi halde dünyadaki
egemen küresel
güçler, süper
devletler bize
düşman olurlar ve
bizi yok ederler..”
vehmi ve iddiası…
Bu, zihinsel
köleliğin tezahürü
zavallı bir ruh
halidir. Dünyadaki
“küresel güç”,
“süper güç” olarak
vasfedilen o
sömürgeci, despot,
taguti ve şeytani
hegemon güçlere
teslimiyetin bir
başka ifade ile
kulluğun, köleliğin,
kimliksizliğin,
kişiliksizliğin,
acziyetin,
mağlubiyetin ve
zilletin
tezahürüdür.!. Bu
zihniyetin hiçbir
saygınlığı yoktur.
O “küresel süper
güçler yada
devletler”
günümüzün “yedi
düvelidir.” Bu
zihniyete göre; dün
o zamanın süper gücü
sayılan azgın,
sömürgeci kafir
“yedi düvele” karşı
Allah için, İslami
kimlik için,
Allah’ın dininin
hakimiyeti için,
namus için İslam
topraklarının
korunması için bütün
imkansızlıklara
rağmen cihad eden,
kahramanca mücadele
eden müslüman
ecdadımızın yaptığı
akılsızlık
mıdır.?!.. Hayır,
hayır! Akılsızlık o
değildir.!..
Asıl akılsızlık; o
“yedi düvelin”
istekleri
doğrultusunda
“ınkılaplar” yada
“devrimler” adına
Allah’ın Şeriatına
savaş açmak, İslam
kimliğine, İslam’ın
bütün değerlerine
savaş açmaktır…
Bugün de o “küresel
güçlere”, “süper
devletlere” yaranmak
için İslam’ın hakim
olmasını engellemek
uğruna “laiklik ve
demokrasi” adına
şövalyelik
yapmaktır. Onlara
yaranmak için
toplumu tamamen
Batılı kriterler
doğrultusunda
dönüştürme
projelerini
uygulamaktır, asıl
akılsızlık.!..
Asıl akılsızlık;
Hizbuşşeytan olan,
insanlık ve
müslümanlık düşmanı,
yeryüzünü ifsad
eden, sömürü için
savaşlar çıkartan,
milyonlarca insanı
katleden, gıdayı,
suyu, toprağı,
havayı kirleten
azgın, arsız,
açgözlü, gözüdönmüş
o
“çağdaş ileri
demokrasinin beşiği
“ ve
“süper güçler”
olarak
isimlendirilen
tağutların,
zalimlerin,
mücrimlerin yanında
izzet, kuvvet
aramaktır.. Onları
“veli” edinmektir.
Kurtlar sofrasında
yer edinmeye
çalışmaktır.!.
Allah’ın güç ve
vaadine değil de
onlara
güvenmektir.!.
Allah’ın şu
ikazlarına kulak
vermemektir:
الَّذِينَ
يَتَّخِذُونَ
الْكَافِرِينَ
أَوْلِيَاء مِن دُونِ
الْمُؤْمِنِينَ
أَيَبْتَغُونَ
عِندَهُمُ الْعِزَّةَ
فَإِنَّ العِزَّةَ
لِلّهِ جَمِيعًا
“Onlar,
mü'minleri bırakıp
kafirleri veliler /
dost ve
yardımcılar
edinirler. İzzeti /
kuvvet ve
onuru
onların yanında mı
arıyorlar?!.
Şüphesiz, bütün
izzet /
kuvvet ve onur
Allah'ındır.”
(Nisa:139)
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُوا
لَا تَتَّخِذُوا
عَدُوِّي
وَعَدُوَّكُمْ
أَوْلِيَاء تُلْقُونَ
إِلَيْهِم
بِالْمَوَدَّةِ
وَقَدْ كَفَرُوا
بِمَا جَاءكُم مِّنَ
الْحَقِّ يُخْرِجُونَ
الرَّسُولَ
وَإِيَّاكُمْ أَن
تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ
رَبِّكُمْ
“Ey iman
edenler, Benim de
düşmanım, sizin de
düşmanınız olanları
veliler/
dost ve yardımcılar
edinmeyin. Siz
onlara karşı sevgi
yöneltiyorsunuz;
oysa onlar haktan
size geleni inkâr
etmişler, Rabbiniz
olan Allah'a
inandığınız için
Resulü de, sizi de
(yurtlarınızdan)
sürüp çıkarmışlardır.”
(Mümtehine:1)
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ
لاَ تَتَّخِذُواْ
بِطَانَةً مِّن
دُونِكُمْ لاَ
يَأْلُونَكُمْ
خَبَالاً وَدُّواْ
مَا عَنِتُّمْ قَدْ
بَدَتِ الْبَغْضَاء
مِنْ أَفْوَاهِهِمْ
وَمَا تُخْفِي
صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ
قَدْ بَيَّنَّا
لَكُمُ الآيَاتِ إِن
كُنتُمْ تَعْقِلُونَ
هَاأَنتُمْ أُوْلاء
تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ
يُحِبُّونَكُمْ
وَتُؤْمِنُونَ
بِالْكِتَابِ كُلِّهِ
وَإِذَا لَقُوكُمْ
قَالُواْ آمَنَّا
وَإِذَا خَلَوْاْ
عَضُّواْ عَلَيْكُمُ
الأَنَامِلَ مِنَ
الْغَيْظِ قُلْ
مُوتُواْ
بِغَيْظِكُمْ إِنَّ
اللّهَ عَلِيمٌ
بِذَاتِ الصُّدُورِ
إِن تَمْسَسْكُمْ
حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْ
وَإِن تُصِبْكُمْ
سَيِّئَةٌ
يَفْرَحُواْ بِهَا
وَإِن تَصْبِرُواْ
وَتَتَّقُواْ لاَ
يَضُرُّكُمْ
كَيْدُهُمْ شَيْئًا
إِنَّ اللّهَ بِمَا
يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
“Ey iman
edenler! Sizden
olmayanlardan
(kafirlerden)
hiçbir sırdaş
edinmeyin. Onlar
size fenalık
etmekten asla geri
kalmazlar. Hep
sıkıntıya düşmenizi
isterler. Onların
kinleri
konuşmalarından
apaçık ortaya
çıkmıştır.
Kalplerinde
gizledikleri ise
daha büyüktür. Eğer
düşünürseniz size
âyetleri açıkladık.
Sizler, işte
böylesiniz; onları
seversiniz, oysa
onlar sizi
sevmezler. Siz
Kitabın tümüne
inanırsınız, onlar
sizinle
karşılaştıklarında
"inandık" derler,
kendi başlarına
kaldıklarında ise,
size olan kin ve
öfkelerinden dolayı
parmak uçlarını
ısırırlar. De ki:
‘Kin ve öfkenizle
geberin.!’ Şüphesiz
Allah, sinelerin
özünde saklı duranı
bilendir.
Size bir iyilik
dokunursa, bu onları
üzer. Başınıza bir
kötülük gelse, ona
sevinirler. Eğer siz
sabırlı olur,
Allah’a karşı
muttaki olursanız,
onların hileleri
size hiçbir zarar
vermez. Çünkü Allah
onların
işlediklerini
kuşatmıştır.”
(Ali İmran:118-120)
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُواْ
لاَ تَتَّخِذُواْ
الْيَهُودَ
وَالنَّصَارَى
أَوْلِيَاء
بَعْضُهُمْ
أَوْلِيَاء بَعْضٍ
وَمَن يَتَوَلَّهُم
مِّنكُمْ فَإِنَّهُ
مِنْهُمْ إِنَّ
اللّهَ لاَ يَهْدِي
الْقَوْمَ
الظَّالِمِينَ
فَتَرَى الَّذِينَ
فِي قُلُوبِهِم
مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ
فِيهِمْ يَقُولُونَ
نَخْشَى أَن
تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ
فَعَسَى اللّهُ أَن
يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ
أَوْ أَمْرٍ مِّنْ
عِندِهِ
فَيُصْبِحُواْ عَلَى
مَا أَسَرُّواْ فِي
أَنْفُسِهِمْ
نَادِمِينَ
وَيَقُولُ الَّذِينَ
آمَنُواْ أَهَؤُلاء
الَّذِينَ
أَقْسَمُواْ بِاللّهِ
جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ
إِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ
حَبِطَتْ
أَعْمَالُهُمْ
فَأَصْبَحُواْ
خَاسِرِينَ
“Ey iman
edenler, Yahudi ve
Hristiyanları
veliler /
dost ve yardımcılar
edinmeyin; onlar
birbirlerinin
velisidirler. Sizden
onları kim veli
edinirse, kuşkusuz
onlardandır.
Şüphesiz Allah,
zalimler topluluğuna
hidayet vermez.
Kalblerinde hastalık
olanların; bize bir
felaket gelmesinden
korkuyoruz, diyerek
onlara
koşuştuklarını
görürsün. Olur ki,
Allah, fetih verir
veya katından bir
emir getirir de
onlar, içlerinde
gizlediklerinden
dolayı pişman
olurlar.
İman edenler:
‘Sizinle beraber
olduklarına dair,
Allah'a bütün
güçleriyle yemin
edenler bunlar mı?’
derler. Onların
bütün amelleri boşa
gitmiştir ve
kaybedenlerden
olmuşlardır.”
(Maide:51-53)
Bu ayeti kerimelerde
Allahu Teala açıkca
şu hususlara dikkat
çekerek ikazda
bulunmaktadır:
--İzzetin kafirler
yanında olmadığını,
--Kafirlere
güvenilemeyeceğini,
--Allah’ın
gönderdiği İslam’ı
inkar edenlerin
gerçekte Allah’a ve
mü’minlere karşı kin
dolu düşmanlar
oldukları,
--Kafirlerin hiçbir
zaman mü’minlerin
iyiliğini
istemedikleri, kötü
hallerinden de
sevinç duydukları,
--Kafirlere sevgi
beslemenin Allaha ve
Kitabına iman etmek
iddiası ile
bağdaşmadığı,
--Onların hile ve
tuzaklarının zarar
vermesinden
korunmanın yolunun;
onların arasına
koşmak değil de
muttaki olmak yani
Allah’a tam
güvenerek dinine tam
teslim olmakta
ısrarlı ve sabırlı
olmak olduğu,
--Yahudi ve
Hristiyanların
mü’minlere
kesinlikle
velayetlerinin
olamayacağı, onları
veli edinmenin
hidayetten
uzaklaşmak olduğu,
--Onların şerrinden
korunmak için
onların arasına
koşmanın nifak
alameti olduğu,
Şu halde ‘“küresel
güçler”, “süper
devletler” müsaade
etmezler ve bizi yok
ederler’ gerekçesi
ile yeni anayasanın
İslam esasına
dayandırmaktan
kaçınmak; bir
aşağılık
kompleksidir,
iman etmekle de
akletmekle de
bağdaşmaz…
Zira akletmek de
iman etmek de Allahu
Teala’nın şu
hitaplarına kulak
verip gereğini
yapmaktır:
الَّذِينَ قَالَ
لَهُمُ النَّاسُ
إِنَّ النَّاسَ قَدْ
جَمَعُواْ لَكُمْ
فَاخْشَوْهُمْ
فَزَادَهُمْ
إِيمَاناً وَقَالُواْ
حَسْبُنَا اللّهُ
وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
فَانقَلَبُواْ
بِنِعْمَةٍ مِّنَ
اللّهِ وَفَضْلٍ
لَّمْ يَمْسَسْهُمْ
سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ
رِضْوَانَ اللّهِ
وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ
عَظِيمٍ
إِنَّمَا ذَلِكُمُ
الشَّيْطَانُ
يُخَوِّفُ
أَوْلِيَاءهُ فَلاَ
تَخَافُوهُمْ
وَخَافُونِ إِن
كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
“Onlar ki:
Bir takım kimseler
kendilerine;
‘insanlar sizin için
kuvvetlerini
topladılar onlardan
korkun’ dedikleri
zaman, bu haber
onların imanını
artırır da, ‘Allah
bize kafidir, O ne
güzel vekildir’,
derler.
Böylece kendilerine
hiçbir kötülük
dokunmadan,
Allah'tan bir nimet
ve lütufla geri
döndüler. Allah'ın
rızasını
gözetmişlerdi. Büyük
lütfun sahibi
Allah'tır.
O şeytân sizi kendi
dostlarından
korkutuyor, eğer
mü’min iseniz,
onlardan korkmayın,
benden korkun!”
(Ali İmran:173-175)
يَا أَيُّهَا
الَّذِينَ آمَنُوا
إِن تَنصُرُوا
اللَّهَ يَنصُرْكُمْ
وَيُثَبِّتْ
أَقْدَامَكُمْ
وَالَّذِينَ كَفَرُوا
فَتَعْسًا لَّهُمْ
وَأَضَلَّ
أَعْمَالَهُمْ
ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ
كَرِهُوا مَا أَنزَلَ
اللَّهُ فَأَحْبَطَ
أَعْمَالَهُمْ
يَسِيرُوا فِي
الْأَرْضِ
فَيَنظُرُوا كَيْفَ
كَانَ عَاقِبَةُ
الَّذِينَ مِن
قَبْلِهِمْ دَمَّرَ
اللَّهُ عَلَيْهِمْ
وَلِلْكَافِرِينَ
أَمْثَالُهَا
ذَلِكَ بِأَنَّ
اللَّهَ مَوْلَى
الَّذِينَ آمَنُوا
وَأَنَّ
الْكَافِرِينَ لَا
مَوْلَى لَهُمْ
“Ey iman
edenler! Eğer siz
Allah’a yardım
ederseniz
(emrini tutar,
dinini uygularsanız),
O da size yardım
eder ve ayaklarınızı
sabit kılıp
kaydırmaz.
O inkârcılara
gelince, onların
hakkı yıkımdır.
Allah onların
yaptıklarını boşa
çıkarır.
Bunun sebebi,
Allah'ın indirdiğini
beğenmemeleridir.
Allah ta onların
amellerini boşa
çıkarmıştır.
Onlar yeryüzünde
dolaşıp,
kendilerinden
öncekilerin
sonlarının nasıl
olduğuna bakmadılar
mı? Allah, onları
yerle bir etmiştir.
İnkâr edenlere de bu
akıbetin benzerleri
vardır.
Bu, Allah’ın
inananların
yardımcısı olması,
inkâr edenlerin ise,
hiçbir yardımcısı
bulunmamasından
dolayıdır.”
(Muhammed:7-11)
إِن يَنصُرْكُمُ
اللّهُ فَلاَ غَالِبَ
لَكُمْ وَإِن
يَخْذُلْكُمْ فَمَن
ذَا الَّذِي
يَنصُرُكُم مِّن
بَعْدِهِ وَعَلَى
اللّهِ
فَلْيَتَوَكِّلِ
الْمُؤْمِنُونَ
“Allah size
yardım ederse, sizi
yenecek yoktur. Eğer
sizi yardımsız
bırakırsa, ondan
sonra size kim
yardım edebilir?
Mü’minler, ancak
Allah’a tevekkül
etsinler.”
(Ali İmran:160)
Bütün dünyada
ekenomik, siyasi,
sosyal krizlerin
yoğunlaştığı, genel
olarak İslam
aleminde ve özelde
Türkiye’de “değişim”
söylemlerinin ve
rüzgarlarının estiği
şu günlerde bütün
halkı müslüman
ülkeler bir dönüm
noktasındadırlar.
Zira madem ki bir
değişimin gereğini
fark etmişler o
halde “yeni anayasa”
belirleme
meselesinde
akıllarını başlarına
alıp Allah’a ve
Resulüne kulak
vermeliler, Avrupa
ve Amerika
şeytanlarına
değil.!.. Allahu
Teala’nın hitabına
kulak vermeyenler
akletmiş
olamazlar.!..
Nitekim Allahu Teala
aklederek gerçeği
görenlere şöyle
buyuruyor:
اَفَحُكْمَ
الْجَاهِلِيَّةِ
يَبْغُونَ وَمَنْ
اَحْسَنُ مِنَ
اللّٰهِ حُكْمًا
لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
“Onlar hâlâ
cahiliye hükmünü mü
arıyorlar? Kesin
bilgiyle inanan /
gerçeği
görebilen
bir topluluk için
hükmü Allah'tan daha
güzel olan kimdir?..”
(Maide:50)
NOT:
Bu yazının ekinde;
İslami bakış açısı
ile, İslam’ın usul
ve yöntemine /
referanslarına
dayanarak da görüş
ve önerilerde
bulunulabileceğini
göstermek adına,
örnek olsun ve
tartışılsın diye,
bir İslami parti
tarafından
hazırlanmış “İslami
bir Anayasa
Tasarısını”
ve “Bu
anayasa tasarısının
gerekcesini”
okuyucuların
dikkatlerine
sunuyoruz. Bundan
maksat; her
halükarda bu anayasa
tasarısını savunmak
değil, fakat
özellikle müslüman
kamuoyunun İslami
usul çerçevesinde
tartışması ve daha
akıcı, sade işlevsel
ve isabetli İslami
anayasa
tasarılarının ortaya
konmasını temenni
etmektir.
EK:
-İslami
bir Anayasa Tasarısı
(Tıklayınız)
-Bu
Anayasa Tasarısının
Gerekcesi
(Tıklayınız)
-İslami İktisad
Nizamı,
Takıyuddin en-Nebhani,
Köklü Değişim
Yayınları
-İslam’ın
İktisadi Siyaseti,
Abdurrahman
el-Maliki,
Köklü Değişim
Yayınları
AHMED KILICKAYA
www.islamiyontem.net |