
İNSAN VE CİNLER
NİÇİN YARATILDI?
Hadis-i kudside,
(İnsanları, beni tanımakla
şereflenmeleri için yarattım) buyuruldu.
Bu şerefe kavuşup kavuşmama tercihini de
kullarına bıraktı. Ateistlerin, (Biz
Allah’a inanmıyoruz, Allah’ı tanımakla
şereflenmediğimize göre, Allah’ın
maksadı hasıl olmadı) demeleri
yanlıştır. Çünkü, çok kimse, belli bir
yaşa gelince, Allahü teâlâyı tanımaya
başlıyor. Kâfir kalıp hiç tanımasa bile,
zaten tercih kullara bırakılmıştı.
Kâfirler de, ahirete gidince
tanıyacaklar. Tanımayan hiç kimse
kalmayacaktır.
Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Cin ve insanları ancak, beni bilip
itaat, ibadet etmeleri için yarattım.) [Zariyat
56]
Bütün varlıkların yaratılış gayesi
Allah'a kulluktur (Sâf, 61/1).
Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, cin ve
insanların yaratılması, Allahü teâlâyı
tanımaları içindir ki, bunlar için şeref
ve saadettir. Yoksa, Onun bir şey
kazanması için değildir. Hadis-i kudside,
(Tanınmak için her şeyi yarattım)
buyurması, (Onların beni tanımakla
şereflenmesi için) demektir. Yoksa,
(Tanınayım ve onların tanıması ile kemal
bulayım) demek değildir. Bu mana, Allahü
teâlâya layık değildir. (Mektubat-ı
Rabbani 266)
Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Yerde olan her şeyi sizin için
yarattım.) [Bekara 29]
İki hadis-i kudside buyuruluyor ki:
(Seni kendim için yarattım. Başka
şeylerle oyalanma!) [İslam Ahlakı]
(Ey Âdem oğlu, sizi kendim için
yarattım. Her şeyi de sizin için
yarattım. Senin için yarattıklarım,
seni, kendim için yaratılmış olduğundan
alıkoyup gâfil ve meşgul etmesin.)
[İslam Ahlakı]
Bir âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı
yarattım? Bize döndürülmeyeceğinizi mi
sanıyorsunuz?) [Müminun 115]

(Bizim ibadetimize Allah’ın ihtiyacı
yoktur, günahlarımız da ona zarar
vermez) diyen kimse, perhiz yapmayan
hastaya benzer. Doktor bu hastaya,
perhiz tavsiye etse, bazı ilaçlar verse,
bu hasta da, “Perhiz yapmazsam, ilaçları
almasam doktora hiç zararı olmaz, perhiz
yapmamın ve ilaçları almamın ona bir
faydası olmaz” diyerek, perhiz yapmasa
ve ilaçları kullanmasa, elbette doktora
zararı olmaz, ama kendine zarar verir.
Doktor, kendine faydası olduğu için
değil, onun hastalıktan kurtulması için,
perhiz yapmasını, ilaç kullanmasını
tavsiye ediyor. Doktorun tavsiyesine
uyarsa, şifa bulur, uymazsa, hastalığı
artarak ölür gider. Tabibin bundan hiç
zararı olmaz. (İşlediğim günahların
Allah’a zararı olmaz, ibadetlerimin de
faydası olmaz) diyerek Allahü teâlâya
isyan edip ibadet etmekten kaçanlar da
Cehenneme gider.
------------------------------------------------------------
Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir
zikir sohbetinde gene birlikteyiz.
Konumuz: Allah bizleri niçin yarattı? Bu
sualin cevabı, Zariyat Suresinin 56.
âyet-i kerimesinde ifade edilmektedir.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel
inse illâ li ya'budûn(ya'budûni).
Ve Ben, insanları ve cinleri, Bana kul
olsunlar diye yarattım.
“Biz insanları ve cinleri başka bir şey
için değil bize kul olsunlar diye
yarattık.”
Biz insanlar, Allah’a kul olalım diye
yaratılmışız. Allah’a kul olmak! Allah’a
kul olmak “mutluluk” demektir sevgili
kardeşlerim. Bir insan Allah’a kul
olmadıkça mutluluğu yaşayamaz. Allah’ın
kulu olmak şerefine eremeyen insanların
hepsi tagutun yani insan ve cin
şeytanların kullarıdır. İnsan ve cin
şeytanlara yani taguta kul olmaktan
kurtulabilmek ancak Allah’a ulaşmayı
dilemek suretiyle gerçekleşir. Allahû
Tealâ şöyle buyuruyor:
-39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte
en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul
buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Ve onlar ki; taguta (insan ve cin
şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler
(kaçındılar, kendilerini kurtardılar).
Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a
ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler
vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
“Onlar ki (o sahâbe ki) şeytana kul
olmaktan içtinab ettiler. İnsan ve cin
şeytanlara (taguta) kul olmaktan
kaçındılar, kendilerini kurtardılar.
Çünkü Allah’a ulaşmayı dilediler.
Allah’a ruhlarını mülâki kılmaya,
ruhlarını Allah’a lika etmeye karar
vererek bunu gerçekleştirdiler.
Ruhlarını Allah’a ulaştırmayı dilediler.
Onlara müjdeler vardır, kullarımı
müjdele.”
Öyleyse Allah’a kul olmanın başlangıç
noktası, Allah’a ulaşmayı dilemektir.
İşte Zumer Suresinin 17. âyet-i
kerimesinde bütün sahâbenin Allah’a kul
olmayı diledikleri ve diledikleri için
de şeytana kul olmaktan kesin olarak
kurtuldukları açıklık kazanmaktadır.
Allah kul olmak, Allah’a ulaşmayı
dilemeyen hiç kimse için mümkün
değildir.
Allah’a kul olmakla (abd), kulluk etmek
(abid; ibadet eden) aynı anlama
gelmiyor. Genel anlatım standartlarında
eğer bir insan namaz kılıyorsa, oruç
tutuyorsa, zekât veriyorsa, hacca
gidiyorsa, kelime-i şahadet getiriyorsa,
bu kişi Allah’a kulluk ediyordur. Yani
buradaki kulluk müessesesi; ibadet
ediyor, ibadetlerini yerine getiriyor
anlamındadır.
İbadet kelimesi de abd kelimesi de abid
kelimesi de hepsi aynı kökten gelir; ayn,
be, dal. Abd, kul demektir. Aynı kökten
gelen “abid” kelimesi ibadet eden
demektir. İşte Türkçemizde Allah’a
kulluk etmek olarak kazandırılan
müessese, Allah’a ibadet etmektir.
İslâm’ın 5 şartını kim yerine
getiriyorsa o kişi abid olarak kabul
edilirse de aslında Allah’ın ölçülerine
göre kabul edilmez. O kişinin abid olmak
için zikir de yapması lâzımdır. Abid
denilen kişiler, sünnetleri bir kenara
bıraktık ama farzları mutlaka yerine
getirenlerdir. Farzların muhtevasına
baktığımız zaman farzların arasında
Allah’a ulaşmayı dilemek de zikir yapmak
da artık ne yazık ki mevcut değildir.
Sevgili kardeşlerim, şeytan öyle bir
tuzak örmüş ki; bu tuzaktan hiç kimsenin
kurtulması mümkün değildir. Eğer Allahû
Tealâ bize Kur’ân’ı öğretmeseydi ve
hidayeti öğretmeseydi biz de herkes gibi
Allah’a kul olmayacaktık. Sadece ibadet
eden birisi olacaktık. Abd olmayacaktık,
abid olacaktık. İşte insanlar bugün
İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorlar
ve de Allah’a bu suretle İslâm’ın 5
şartıyla ibadet ediyorlar. Bugünkü dîn
anlayışı onları abid standartlarına
sokuyor. Ama bize göre, bu eksik bir
ibadet türüdür. Çünkü Allah’a ulaşmayı
dilemeyi ve zikri ihtiva etmiyor ki
ikisi de farzdır. Hele birincisi Allah’a
ulaşmayı dilemek, kişiyi abid olmaktan
çıkarıp abd olmak hüviyetine sokan bir
şeydir. Hadi bunu devre dışı bırakalım
ama zikir, abid olmanın temel
faktörüdür; olmazsa olmaz şartıdır.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
-29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke
minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte),
innes salâte tenhâ anil fahşâi vel
munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu),
vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve
salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak
ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden
nehyeder (men eder). Ve Allah’ı
zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah,
yaptığınız şeyleri bilir.
“Habibim! Onlara (sahâbeye) sana
vahyettiğimiz Kur’ân’ı oku ve anlat,
açıkla, tilâvet et ve namaz kıl. Çünkü
namaz münkerden ve fuhuştan men eder.”
Neden? Kişi namaz kıldığı sırada namazla
meşguldür. Namazla meşgulse, o noktada
hiç kimseye kötülük edemez. Ne münkeri
hayatına karıştırır ne de fuhuşu. O
sırada kişi namaz adı verilen bir
ibadetle meşguldür. O ibadetle meşgul
olduğu sürece, o kişi münkerle ve
fuhuşla uğraşmak imkânının sahibi
değildir. Öyleyse gerçekten namaz, namaz
kılınan süre içersinde münkerden ve
fuhuştan men eder. Ama âyet-i kerime
şöyle bitiyor: “Ve le zikrullâhi ekber:
Ama Allah’ı zikretmek en büyüktür.”
Allah’ı zikretmek en büyüktür. Bu âyet-i
kerimede üç tane zikir geçmektedir:
Birincisi; Kur’ân-ı Kerim tilâveti.
Kur’ân-ı Kerim tilâveti bir zikirdir,
kıraati de bir zikirdir.
İkincisi; namaz kılmak. Namaz kılmak da
bir zikirdir.
Üçüncüsü; Allah’ın adını “Allah, Allah,
Allah, Allah, Allah…” diye anmak; o da
bir zikirdir.
İşte zikrullah, Allah’ın adını “Allah,
Allah, Allah…” diye anarak Allah’ın
adını (ismini) zikretmektir. İşte bu
zikrullahtır. Üç şekilde gerçekleşir:
Ya kişi sesle zikreder; “Allah, Allah,
Allah…” diye.
Ya da sessiz zikreder; gene dudaklarını
kımıldatarak “Allah, Allah, Allah…”
diye.
Bir üçüncüsü ise dilini de
kımıldatmadan, ses de çıkarmadan kişinin
“Allah” kelimesini kalbindeki ritme
uygun olarak kalpten tekrar etmesidir.
Dilini de kımıldatmayacak, ses de
çıkarmayacak ama kalbinin her çift
atışında “Allah” kelimesini “Allah,
Allah, Allah…” diye dilini
kımıldatmadan, kalbinden tekrar edecek.
İşte o bu tarzlı bir tekrar; onun adı
zikrullahtır sevgili kardeşlerim. Üçü de
zikrullahtır fakat bir insanı tasavvuf
yolundaki ya da Kur’ân yolundaki nihai
hedefe yani irşad makamının sahibi
olmaya götüren, üçüncü tarz zikirdir;
kalbî zikirdir. Zikrin kalp tarafından
söylenmesidir, dil tarafından değil;
kalbin zikir yapmasıdır. İşte sevgili
kardeşlerim, hepiniz Allah içinsiniz,
Allah için yaşıyorsunuz. Böyle bir
statüde hepimiz için söz konusu olan
şey, gerçekten Allah için olmaktır.
Böyle bir husus içinse zikri kalbe
indirmeniz temeldir.
Öyleyse Allah’a kul olmak, Allah’a
ulaşmayı dilemeden hiç kimse için
başlayamaz. Allah’a ulaşmayı dilemeyen
bir insan, şeytanın kuludur; Allah’ın
kulu değildir. İster insan şeytanlar
olsun, ister cin şeytanlar olsun ama
şeytanın kuludur. Oysaki Allahû Tealâ
O’na kul olmamızı istiyor. İşte Allahû
Tealâ’nın dizaynında bütün insanlar için
söz konusu olan şey, Allah’ın ismini
“Allah, Allah, Allah…” diye
zikretmektir. Allah’a gerçek anlamda kul
olabilmek ancak zikirle mümkündür.
Kulluğun başlangıç noktası, Allah’a
ulaşmayı dilemenin noktasıdır. Bu,
kulluğun başlangıcıdır. Bu başlangıcı
aştıktan sonra ikinci kesime ulaşılır.
Mürşide tâbiiyet, kul olmanın ikinci
safhasıdır. Tâbiiyetle beraber
vücudunuzdan ayrılan ruhunuzun Allah’a
doğru seyr-i sülûk isimli bir yolculuk
yapması söz konusudur. Neticede de
Allah’a, Allah’ın Zat’ına ulaşması söz
konusudur. Böyle bir noktada Allah’ın
Zat’ına ulaştığı noktada, kişi 3.
kulluğa ulaşır. Allah’a kul olmak! Söz
konusu olan budur.
Öyleyse Allahû Tealâ’nın bizi neden
yarattığının sırrı açıkça ortadadır.
Allahû Tealâ ezelde hepimizi biraraya
getiriyor. Nasıl? Allahû Tealâ Âdem
(A.S)’ın sırtından onun çocuklarını
(1200 yıllık hayatından ne kadar çocuğu
olmuşsa hepsini), onların herbirinin
sırtından kendi çocuklarını, onların
herbirinin çocuklarını, o çocuklardan da
onların vücuda getirdiği çocukları
ortaya koyarak, ezelde daha onlar
dünyaya gelmeden kim bilir kaç bin yıl
önce, bütün Âdemoğullarını biraraya
getiriyor ve diyor ki:
-7/A'RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min
benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum
ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu
birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en
tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an
hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan
gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye
(dememeniz için), senin Rabbin,
Âdemoğullarının sırtlarından onların
zürriyetlerini aldığı zaman onları,
nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû
Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin
Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki:
“Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz
şahit olduk.”
“e lestu birabbikum: Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?
kâlû: Dediler ki;
belâ: Evet.”
Hepimiz oradaydık ve hepimiz Allahû
Tealâ’ya “Evet.” dedik. Bunun hiç
istisnası yok, ezeldeki elest bezminde
herkes oradaydı ve Allah’ın “Ben sizin
Rabbiniz değil miyim?” sualine herkes
cevap verdi. “Evet, Sen bizim
Rabbimizsin.” Onun üzerine Allahû Tealâ
buyurdu ki: “Ben sizin Rabbiniz olduğuma
göre ey nefsler! Ben sizlerden yemin
istiyorum, Bana teslim olacağınıza dair.
Yani nefsinizdeki bütün afetleri yok
edeceğinize dair, tasfiye olacağınıza
dair. Ey fizik vücutlar! Sizlerden ahd
istiyorum; Bana teslim olacağınıza,
teslim olarak Benim kulum olacağınıza
dair. Ey ruhlar! Sizlerden de misak
istiyorum; Bana fizik vücudunuz
hayattayken geri dönüp Benim Zat’ımda
yok olmanız için, ifna olmanız için.”
İşte böyle bir dizaynla Allahû Tealâ
bizim üç vücudumuza da sesleniyor ve
diyor ki: “Sözlerimi işittiniz mi?”
Hepimiz elest bezminde Allahû Tealâ’ya,
“İşittik.” diyoruz. Allahû Tealâ da
buyuruyor ki: “Öyleyse itaat edin.”
-5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum
ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî, iz
kultum semi’nâ ve ata’nâ, vettekûllâh(vettekûllâhe),
innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini
ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz
zaman, onunla sizi bağladığı misakını
hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi
olun, muhakkak ki O, göğüslerde
(sinelerde) olanı en iyi bilir.
Yani ruhlar, nefsler ve vechler Allah’a
verdikleri yemin misak ve ahdi
gerçekleştirmekle vazifeliler. Bu bapta
onların üzerlerine aldıkları yemini
gerçekleştirmeleri söz konusudur.
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım,
gönül dostlarım, böyle bir olayda Allahû
Tealâ’nın iradesi de devreye giriyor ve
bizim irademizden onun da Allahû
Tealâ’ya teslim olması konusunda misak
alıyor. Bu, Allah’ın ahdidir. İrademizin
Allah’a teslimi, Allah’ın ahdidir. Bizim
mutlaka gerçekleştirmemiz lâzımgelen bir
husustur. Şimdi biz diyoruz ki: “Allahû
Tealâ bizi Allah’a kul olalım diye
yaratmış ve Allahû Tealâ bunu açıkça
üzerimize farz kılmıştır.”
Yasin Suresinin 60 ve 61. âyetlerinde
buyuruyor ki:
-36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ
benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne),
innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana
kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı?
Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir
düşmandır.
-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ
sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair
ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm
(üzerinde bulunmak)tır.
“Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden ahd
almadım mı? Şeytana kul olmayacaksınız
diye. Çünkü şeytan size apaçık bir
düşmandır. Ve Ben sizlerden Bana kul
olacağınıza dair ahd almadım mı? Bu da
Sıratı Mustakîm’dir. Sıratı Mustakîm
üzerinde bulunmaktır.”
İşte Allahû Tealâ’nın bizi yaratmasının
arkasında aslî faktör olarak bu emir
vardır; Allah’a kul olma emri, şeytanın
hegemonyasından kurtulmak, şeytanın
hâkimiyetinden kurtulmak ve Allah’a kul
olmak. Bu hedefe dayalı olarak
yaratılmışız. Allahû Tealâ sadece bu
hedefe yönelenleri sever ve Allah
onların dostu olur ama bu hedefe
yönelmeyenleri sevmez. Onlar, tagutun
yani insan ve cin şeytanların kulu
olurlar.
Fatiha Suresine baktığımız zaman
Allah’ın bizi gerçekten kul olarak
yaratmak istemesi çok açık bir şekilde
ortaya çıkıyor. Çünkü Fatiha Suresinde
diyoruz ki (Fatiha Suresi bizim Allah’a
müracaatımızdır, Allah’a
yakarmamızdır.):
-1/FÂTİHA-1: Bismillâhir rahmânir rahîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
-1/FÂTİHA-2: El hamdu lillâhi rabbil
âlemîn(âlemîne).
Hamd; âlemlerin Rabbi olan Allah’adir.
-1/FÂTİHA-3: Er rahmânir rahîm(rahîmi).
Rahmân’dır, Rahîm’dir.
Rahmân esması herkes içindir. Rahîm
esması ise sadece Allah’a ulaşmayı
dileyenleri kapsar. Allahû Tealâ onun
ötesine tesir sahası oluşturmamıştır.
-1/FÂTİHA-4: Mâliki yevmid dîn(dîne).
Dîn gününün MALİK’idir.
Dîn günü, ruhun Allah’a ulaştığı gündür.
Dünya hayatını yaşarken kim Allah’a
ulaşmayı dilerse, ruhu o kişinin
vücudundan ayrılır; seyr-i sülûk isimli
bir yolculukla Allah’a ulaşır. Ulaştığı
gün dîn günüdür. Ama aynı zamanda dîn
gününü Allahû Tealâ kıyâmet günü için de
kullanıyor. Aynı zamanda dîn gününü
mürşide tâbî olduğumuz gün için de
kullanıyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın
kullandığı bu muhtevada kişinin dîn
gününün sahibi olması, Allah’a kul
olmasıyla paralel bir olgudur.
Yedi tane kulluk söz konusudur. Sadece
Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’a kul
olabilirler. Diğerleri olamazlar sevgili
kardeşlerim. Öyleyse Allahû Tealâ’ya
bundan sonra ne diyoruz?
-1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke
nestaîn(nestaînu).
(Allah’ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve
yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi)
isteriz.
“Yalnız Sana kul oluruz.”
Öyleyse bütün insanlar bir hedefe dayalı
olarak yaratılmışlardır: Allah’a kul
olmak. Bunun için yaratıldık; Allah kul
olmak için. Ve Kur’ân-ı Kerim’de sadece
Allah’a kul olmamız emredilmektedir.
İşte onunla iftihar ederiz, onunla büyük
mutluluk duyarız ki; biz Allah’ın
kuluyuz. Hamd ederiz, şükrederiz ki
Allahû Tealâ bizi yarattı ve kulluğuna
kabul buyurdu. Biz Allah’ın kulu olduk.
Öyleyse Allah’a kul olmanın muhtevasında
Allah’ın bize sevgi duyması, bizim de
Allah’a karşı sevgi duymamız söz
konusudur. Bakara Suresinin 257. âyet-i
kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
-2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne
âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen
nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut
tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz
zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri),
hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı
dileyenlerin) dostudur, onları (onların
nefslerinin kalplerini) zulmetten nura
çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur
(onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan
kimseye dost olmaz), onları (onların
nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete
çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir.
Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
Allahû Tealâ: “Allah, âmenû olanların
(Allah’a ulaşmayı dileyenlerin)
dostudur.” diyor.
Âmenû olmak sadece Allah’a ulaşmayı
dilersek gerçekleşen bir olgudur.
Allah’a inanan bir insan Allah’a
inanıyor diye Allah’ın kulu olamaz; o
mü’mindir. Ama hak mü’min olmamıştır.
Hak mü’minler, Allah’a ulaşmayı dileyen
mü’minlerdir. Allah’a inananlardan
Allah’a ulaşmayı dileyenler! İşte onlar
hak mü’minlerdir. Cennete gidecek olan
mü’minler hak mü’minlerdir. Allah’a
inanmak, bir insanı cennete ulaştırmak
için yeterli sebep değildir. Her ne
kadar insanlar, “Kalbinde zerre kadar
îmân olan mutlaka cennete girecektir.”
diye bir sözün ardına düşmüşlerse de bu
söz, Peygamber Efendimiz (S.A.V)
tarafından söylenmemiştir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir
hadîsinde diyor ki: “Benim hadîslerim
gelecekte tartışılacaktır ama o tartışma
sırasında Kur’ân’a bakın. Benim hiçbir
hadîsim Kur’ân’a aykırı olamaz.” Öyleyse
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e baktığımız
zaman O’nun oluşturduğu statü içerisinde
ne görüyoruz sevgili kardeşlerim?
Gördüğümüz şey açık ve kesin: Allah,
Allah’a ulaşmayı dileyenleri seviyor.
Dilemeyen insan Allah’ın sevgisine
muhatap olamıyor, lâyık olamıyor.
Allah âmenû olanların dostudur. Onları
zulmetten nura çıkarır. Çünkü âmenû olan
kişi mutlaka 14. basamakta gören, işiten
ve idrak eden bir kişi sıfatıyla
mürşidine ulaşacaktır. Ve mürşidinin
önünde tâbiiyeti gerçekleştirecektir. O
zaman kalbin içine îmân yazılacaktır.
Kişi îmânı artan bir mü’min olacaktır.
Ama Allah’a ulaşmayı dilemeyen Allah’a
inananlar, hak mü’minler değillerdir;
mü’minlerdir. Allah’a ulaşmayı
dilemedikleri için sadece inancın
sahipleridirler ve Allah’a kul olmayan
bir insan Allah’ın cennetine giremez.
Allah’a ulaşmayı dilemeden hiç kimse
Allah’a kul olamaz. Yaratılış sebebimiz
Allah’a kul olmaktır.
İşte görüyoruz ki sadece Allah’a
ulaşmayı dileyenlerin vücuda getirdiği
bir olay söz konusudur. Bu olay (Allah’a
ulaşmayı dilemek), bütün insanlar için
bir mutluluk kaynağıdır. Çünkü Allahû
Tealâ böyle insanları seviyor, hak
mü’minleri seviyor, Allah’a ulaşmayı
dileyenleri seviyor. Âmenû olan
mü’minleri seviyor ve bu kişi kısa bir
süre sonra mürşidine ulaşacaktır,
tâbîiyetini gerçekleştirecektir.
Tâbiiyeti sırasında ruhu vücudundan
ayrılacaktır, Allah’a doğru yola
çıkacaktır. Neticede de Allah, o kişinin
ruhunu mutlaka Kendisine ulaştıracaktır.
İşte o kişinin ruhu Allah’a ulaştı, seyr-i
sülûk tamamlandı. Bu kişi Allahû Tealâ
tarafından 3. kat cennetin sahibi
kılındı. Peki, bu hedefe ulaşma işlemini
kim yaptı? Biz yapmadık. Allah yaptı
sevgili kardeşlerim. Allah bütün
insanlardan Allah’a ulaşmayı dileyenleri
(sadece onları) Kendisine ulaştırır.
Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri dalâlette
bırakır. Ama dileyenleri mutlaka
Kendisine ulaştırır. İşte dilemeyenler
dalâlette olanlardır. Allah’ın kulu
olmayanlar dalâlettedir. Rad Suresinin
27. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bunu
söylüyor:
-13/RA'D-27: Ve yekûlullezîne keferû lev
lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi),
kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî
ileyhi men enâb(enâbe).
Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet
(mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De
ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi
dalâlette bırakır ve O’na yönelen
kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete
erdirir).”
“Allah dalâlette olanları bırakır yani
onlarla ilgilenmez. Ama Allah’a ulaşmayı
dilemeyenlerden, dalâlette olanlardan
her kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah,
onları Kendisine ulaştırır.”
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım,
gönül dostlarım, Allah’ın Kendisine
ulaştırmak üzere seçtiği kullarından -ki
insanların %90’dan fazlası seçilir-
sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler
onlar, Allah’ın bizi yaratma emrine
itaat edenlerdir. Bu kişi mürşidine
ulaşacaktır, tâbî olacaktır, ruhunu
Allah’a ulaştıracaktır. O zaman Bakara
Suresinin 257. âyet-i kerimesindeki
zulmetten nura ulaşmak söz konusu
olacaktır. O kişinin kalbi başlangıçta
%100 afetlerden oluşuyordu. Nefsinin
kalbi kapkaranlıktı. Afetler,
karanlıklarla temsil olunurlar. Ama
zulmet dediğimiz bu karanlıkların nefs
tezkiyesi yoluyla ve tasfiyesi yoluyla
önce yarıya indirilmesi, sonra tamamen
yok edilmesi söz konusudur. İşte bu
hedefe yönelik olarak Allahû Tealâ’nın
indinde bir farklı dizayn oluşur.
Bu minval üzere hedefe yürüyoruz.
Nefsimizin kalbi, ruhumuzu Allah’a
ulaştırdığımız zaman %51 nura kavuşur.
Daha sonra nurlar %80’i aşar ve fizik
vücudumuzu Allah’a teslim ederiz. Daha
sonra nefsimizi Allah’a teslim ederiz;
aydınlık %100 olur. İşte Allahû
Tealâ’nın zulmetten nura götürmesi
budur. Ama âyet-i kerimenin devamına
bakınca, buradaki nurlanma olayının
sadece yarıya kadar (%51 nur birikimine
kadar) olduğunu anlıyoruz.
“Allah âmenû olanların dostudur; onları
zulmetten nura çıkarır.” Bu, 1. bölümü.
Şimdi 2. bölüme geliyoruz: “O kâfirlere
gelince onlar da tagutun dostlarıdır.
Tagut, onları nurdan zulmete ulaştırır.”
Nasıl oluyormuş bu iş? Bir kişi ruhunu
Allah’a ulaştırdıktan sonra zikirlerinde
azalma başlarsa ve bu azalma devam
ederse, nefsinin kalbindeki afetlerin
yeniden nefsin kalbine yerleşmeye
başlamasına sebep olur. Ve kişinin
yarıya kadar aydınmış olan kalbi, yavaş
yavaş tekrar karanlığa geri döner.
İşte sevgili kardeşlerim, can dostlarım,
gönül dostlarım, Allah ile olan
ilişkilerinizde Allahû Tealâ’nın
insanları zulmetten nura ulaştırması söz
konusudur.
Bu âyet-i kerimenin bütününü alırsak,
yarıya kadar nura ulaştırması söz
konusudur. Eğer kişi bu noktadan sonra
Allah’a kul olmaktan çıkarsa, Allah
yolundan saparsa, şeytan onu
kandırabilirse o zaman bu kişinin kalbi
%51 nurdan gene %0’a doğru geri döner.
Geri dönüş devam ettiği sürece mutlaka
kalbin içindeki nurlar sıfıra
ulaşacaktır.
Öyleyse bir kişi ruhunu Allah’a
ulaştırdıktan sonra zikirden
vazgeçmemelidir. Bu istikamette o kişi
için söz konusu olan şey, Allah’ın
emrini gerçekleştirmektir. Görevini
yapsaydı, bu kişinin nefsi önce tezkiye
olacaktı, %51 nurla dolacaktı. Bu kişi
yoluna devam ederse, zikrini bıraktığı
yerden aşağı doğru düşmesine müsaade
etmeksizin aynı seviyede tutabilmesi
veya daha güzeli; yavaş yavaş zikrini
arttırabilmesi söz konusuysa, o kişi
hiçbir zaman düşmez. Ve ruhunu Allah’a
teslim ettikten sonra bir gün fizik
vücudunu da Allah’a teslim eder. Devam
eder de zikrini artırırsa, daimî zikre
ulaşırsa nefsini de Allah’a teslim eder.
Öyleyse Allah’ın bizi yaratmaktan
muradı, ruhumuzu da nefsimizi de
vechimizi de irademizi de Allah’a teslim
etmemizdir. Ve Allahû Tealâ’nın bizi,
“İrşada memur ve mezun kılındın.”
cümlesiyle irşad makamına tayin
etmesidir. İşte iradenin teslimi, bir
insanın kulluğunun sonudur; en üst
boyuttur.
Herkes için ulaşılacak olan merhaleler
burada tamamlanır. Ama bu herkesin
ötesinde Allahû Tealâ’nın resûlleri
vardır: Velî resûller, kavim resûlleri.
Allahû Tealâ’nın resûlleri vardır;
peygamber resûlleri. Onlar bu irade
tesliminin de ötesindedirler. Bütün
resûller doğmadan evvel seçilirler.
Allahû Tealâ tarafından seçilirler ve
bir gün bir olgunluk kademesinden
hareketle, onlar sorumluluklarını
mutlaka bilecek olurlar. Allahû Tealâ
onları o sorumluluklarını içerisinde
değerlendirir.
Görülüyor ki sevgili kardeşlerim, biz
insanlar Allah’a kul olmak için
yaratılmışız. Allahû Tealâ bizi Allah’a
kul etmek için yaratmış.
Allahû Tealâ’nın hepinizi en yüksek
seviyedeki Allah’ın kulları hüviyetine
ulaştırması dualarımızla, dileklerimizle
sözlerimizi inşaallah burada
tamamlıyoruz.
