.

Bugün İstiklal Marşımız'ın yazarı Mehmet Akif ERSOY'un doğum günü...


Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul'da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih'in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde (Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir) dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif'tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif'in doğum tarihidir.

Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir.


2. Mahmut'un, 3. Selim'in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu.

Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu.

Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu.
Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul'a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan'ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çöküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu.

Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden (icazet veren) İpek'li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi'dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi'nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili (Arnavut) annesi ise Buhara'dan hacca giderken Amasya'da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi'nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım'ın ikinci eşidir.

Akif'in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi.

Akif babasını,
"Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancak
Vücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak."
diye tasvir eder.

Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını (Akif ve kız kardeşi Nuriye) kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. (Kuntay, s.157)

Akif, Annesini ise şöyle anlatır:
"Annem çok âbid (ibadetine düşkün) bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tatmışlardı."

Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif'in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar:
"Baba soyu Rumelili, ana soyu Buhara'lı, doğuş yeri Fatih:
Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk"
Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözü pekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir."
Akif'in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor"
"Fatih semti, İstanbul'un içinde ikinci bir İstanbul'dur. Yüzde yüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf Müslüman Türk heyecanının ördüğü bir toplumdur."
Akif, İstanbul'un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti.

Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedakarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak.
Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terk edilmişliğini şöyle anlatır.

Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz
Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz!
Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler...
Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer.
Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak?
Ne var gidip Yakacık'larda demgüzâr olacak
Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız;
Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız!

Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı.

Babası O'nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır.

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: "Bu gece,
Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;
Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!"
Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi
Namaza durdu mu, naliyla koy verir peşimi
Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade
Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde."

Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği.
Ve cami ile iç içe bir ev. Camii ile iç içe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama iklimi.
İşte yetişkin Akif'in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif'in dünyası ya da Âkif'in içinde kendini bulduğu dünya...

Ve Akif'in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım'ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullen ememezlik.
Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak 4.5 yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi'ne (ilkokul) girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi'ni (ortaokulunu) 1895 yılında bitirdi.
Bu mezuniyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade'sinin (Annesi Âkif'e Hocazadem diye hitap ederdi) sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif'in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih'te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini fark eden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir.
Sonunda Tahir Efendi'nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye'yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif'i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini söyler.
İlk gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli.
Mülkiye'nin İ'dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme (diploma) aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra (H.1305/1887-88) babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye'ye nehari (gündüzlü öğrenci) olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye'nin Baytar Mektebi'ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) leyl-i (yatılı) öğrenci olarak geçti.

Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye'ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur'un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif'in Pasteur'ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla "Bu ne ilâhi yüzdür" dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından "Mu'tekid de! (İnançlı) eklediğini kaydeder.
Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif'e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar kazandırdı.
Yine bu okul, Akif'in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu.
Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin "Doru" isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor
Şiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir.
22 Aralık 1893'te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık'ta "Orman ve Ziraat Nezare'Baytar Müfettiş Muavini" olarak tayin edilir.

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır.
Bu seyahatler Akif'in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif'in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir.

Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893'te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli "Servet-i Fünun'da yayınlanır.
Bu arada çocuk yaşlarda başladığı Kur'an'ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur.
1 Eylül 1898'de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey'in kızı İsmet Hanım ile evlendi.
Akif'in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete'de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızcadan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder.
17 Ekim 1906'da mevcut görevine ilâveten "Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi'ne "Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907'de Çiftlik Makinist Mektebi'ne Türkçe Muallimi olarak atanır.
23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul'da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin'dir.
Akif'in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu.
Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart (kayıtsız şartsız) itaat edeceğim" şeklindeki yemindeki "kayıtsız şartsız itaat "itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif'le değişir.
Akif'in karakterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.

Mehmet Akif Ersoy Müze Evi, Mehmet Akif Ersoy’un Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara’da ikamet ettiği ve İstiklâl Marşı başta olmak üzere çok sayıda şiirini yazdığı müzeye dönüştürülmüş Ankara evdir. Hacettepe Üniversitesi Merkez Kampüsünün sınırları içinde yer alır.

Vaktiyle Taceddin Dergahı olan bu yapı, Taceddin Şeyhi tarafından savaş yıllarında Mehmet Akif’e tahsis edilmişti. Yapı 1949′da şehir meclisi kararı ile müze-eve dönüştürüldü ancak uzun yıllar harap durumda kaldı. 1982 yılında yeniden onarıldı ve 1984′te ziyarete açıldı.

Müze-ev’de Mehmet Akif Ersoy’a ait cep saati, gözlük, tesbihi, tüfek ve büyük şairin yüzünün kalıbı müzede teşhir edilen eserlerdendir.

Evin karşısında 2003 yılında yapılmış olan Mehmet Akif’in büstü ile İstiklâl Marşı’nın ilk iki kıtasının yazılı olduğu bir kitabe yer almaktadır.

Taceddin Dergahı, ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hacı Bayram-ı Veli’nin kurduğu Bayramiye tarikatkının bir kolu olan Celvetiler için yaptırılmıştır. Adını, bahçesinde kabri bulunan Tacaeddin Sultan’dan alır. 1826′da tamir edilmiş ve Sultan Abdülmecit tarafından ilaveler yapılarak türbe, dergah evi, çeşme, hazire ve camiden oluşan bir külliye haline gelmiştir. Dergahın bulunduğu sokak sonradan Mehmet Akif Sokağı adını almıştır.

Tüm ömrünü milleti için harcayan, bir garip şairdir MEHMET AKİF ERSOY ne yazık ki onun çektiği sıkıntılar ölümünde bile hatırlanmaya değer görülmemiştir birilerince.

Aynı sıkıntılar ölümünden sonra çocuklarına da miras olarak yaşatılmıştır.

Öyle bir öfkedir ki bu, halen devam etmektedir.

Laik bir ülkenin istiklal marşında dini motifleri kabullenemeyecek kadar ileri bir düşüncedir.

M.AKİF, onların gözünde milli mücadelenin destanı olan İstiklal Marşını yazan adamdır.

Bu şiirine bir de Çanakkale Şehitleri şiiri eklenebilir.

Ötesi üzerinde durulmaz.

Zira ötesi ile ilgili resmi görüş menfidir.

Bu menfilikle ilgili canlı bir şahsiyetin anlattıklarına kulak kesilelim. “Mehmet Akif Ersoy vefat ettiğinde tabutu Beyazıt camiinin avlusuna tek atlı bir arabayla getirilir ve sessizce musalla taşına bırakılmıştı.

Bir üniversite öğrencisi tabuta iliştirilmiş küçücük bir yazıdan cenazenin büyük vatan şairi, İstiklal marşımızın şairi Mehmet Akif’e ait olduğunu öğrenerek bu acı haberi tüm üniversiteye yayar.

O zamanlar adı daha yeni İstanbul Üniversitesi olan Darül-fünûnlu gençler üniversiteyi boşaltır ve akın akın Beyazıt Camiine koşarlar.

Burada cenaze namazını kılarlar. Üniversite yönetimi o zamanlar Ankara’dan aldığı bir talimat gereğince, öğrencileri bu rejim muhalifi, mürteci şairin cenaze törenine katılmamaları için uyarır.

Bütün bunlara rağmen gençler yanlarında getirdikleri Türk Bayrağını, Topkapı sarayından aldıkları kabenin örtüsünü M.Akif’in tabutuna İstiklal Marşının mısraları eşliğinde örter.

Ve cenaze, mahşeri bir kalabalığın omzunda Edirnekapı Mezarlığındaki son istirahatgahına taşınır.

Burada öğrenciler adına bir genç ateşli bir konuşma yapar ve İstiklal marşı hep birlikte okunmaya başlar.

Bu genç sonradan ülkemizin üçüncü edebiyat doktoru payesini alacak olan Abdülkadir Karahan’dan başkası değildir. Törenden sonra polis, Karahan ve arkadaşlarını tutuklayıp sorgulamaya alırlar.

Kendilerine devletin tören düzenlemediği bir şahsiyete neden tören düzenlediği sorarlar. Gençler adına Karahan, şu tarihi ama manidar cevabı verir.

“Efendim, bize dediler ki İstiklal Marşımızın şairi ölmüş. Cenaze namazına gidelim. İstiklal Marşı devletimizin resmi marşıdır. Siz onu kaldırın. Biz de tören düzenlemeyelim.”
O kurtuluş savaşımızın bir destan kalbi, bir destan dilidir.
Cumhuriyet döneminin bir zihin ve beyin fırtınasıdır.
Ölümünün yaklaşması o dar vakitlerde tarihi gölgeden üşüyen, öte yandan ölümün hamasi gölgesine sığınan bir garip, mahzun bir ruhtur. Ama ruhu hiçbir zaman üşümemiştir.
İnsanımızın manen ve maddeten yeniden ihyası için bütün kültür, edebiyat ve irade gücünü harcamış büyük bir kahramandır Mehmet Âkif.

O duasında kendini unutan adamdır.
"Bırak ihanet tam anlımdan vursun beni
İsterse karanlık zindanlarda boğsun
Eğer ölümüm yaşatacaksa DEVLETİ
Bu canı koruyan nefse yazıklar olsun..."
İstiklal marşının yazılışı ile ilgili söylediği şu sözler ders-i ibrettir.
’o günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. o şiir milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir fecayi karşısında bunalan ruhların ıstıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır..
o şiir bir daha yazılamaz, o’nu ben de yazamam. o’nu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. o şiir artık benim değil, milletin malıdır. benim, millete en kıymetli hediyem budur. ’
"Allah Bu Millete Bir Daha İstiklal Marşı Yazdırmasın"
Bu garip şair-e devlet töreni yapılmadığı gibi, katılanları da mahkum etmeye kalkacak kadar ileri bir zihniyetir..
Bu ne cesarettir ki istiklal marşını eleştirecek kadar ileri bir düşünceye de sahip tirler
"Bir insan öldü mü ondan kalacak eseri,
Bir eşek göçtü mü ondan da nihayet semeri."
O zihniyet kaybolur gider, amma senin ruhun hep baki kalacaktır.
RUHUN ŞAD OLSUN GARİP ŞAİRİM...

İsim ve Şöhreti: Mehmet Akif Efendi.
Pederi ismiyle Mahall-i ikameti : Müteveffa Tahir.
Validesi ismiyle mahall-i ikameti: Emine Şerife Hanım.
Tarih ve mahall-i veladeti: 1920 (iki yüz doksandır) Bayramiç
Milleti : İslam
San'at ve sıfat ve hizmet ve intihab salahiyeti : Orman Nezaretinde Baytar Müfettişi
Müteehhil ve zevcesi müteaddid olup olmadığı: müteehhildir.
Eşkali:
Boy: Orta Göz: Ela Sima: Buğday Alamet-i farika-i sabite: Tamam Vilayeti: İstanbul Kazası: Hırka-i Şerif Mahalle ve karyesi: Hoca Üveys Sokağı: Hüsrevpaşa Caddesi Mesken Numarası: 10 Nev-i Mesken: Hane.
Balada isim ve şöhret ve hal ve sıfatı muharrer olan Mehmed Akif Efendi Devlet-i Aliyye'nin tabiiyetini haiz olup, ol suretle ceride-i nüfusda mukayyed olduğunu müş'ir işbu tezkire i'ta kılındı.

Nezaret-İ Umur-i Dahiliyye
7 Kanun-ı sani 335
Bermucib-i kayd zayiinden verilmiştir
İmza
(Okunamadı)

Nüfus tezkiresinin arka yüzünde, Beyoğlu I. Noterliğince 20 Haziran 1936 da (yani Mısır dönüşü) bir suret verildiğine dair meşruhat vardır.
KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI
YIL:7
NİSAN 1978
SAYI:2

MEHMED AKİF' E dair İKİ VESİKA
F. A. TANSEL

Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın 1977 Nisan' ında yayımlanan 2'nci sayısındaki notlar ve Tenkidler başlıklı yazımızın birinci bölümünde, değerli meslektaşım Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in Başvekalet Arşivi, Sicill-i Ahval Defteri'nden alarak neşrettiği vesika dolayısıyle, Mehmed Akif' in nüfus tezkiresi' nde Bayramiç' de doğduğu kaydedilmişse de, orada değil İstanbul' da doğduğunu isbata çalışmıştık. Bu yazımızı lütfen okuyan M. Uğur Derman' ın mecmuamızın 1977 Temmuz' una ait 3' üncü sayısındaki Mehmed Akif' e dair İki Vesika adlı yazısındaki, «İlk Nüfus tezkiresi Bayramiç' den alınırken, doğum yeri de yanlışlıkla ayni yer olarak gösterilen Akif' imiz, Sessiz yaşadım, kim beni ner'den bilecektir diyebilen yaradılışı dolayısıyle, bu hatayı her halde sonradan düzelttirmek lüzumunu da duymamıştır.» cümlesinden, bizimle ayni fikirde olduğu anlaşılmaktadır. Müellifimiz, bu münasebetle bizlere, değerli iki vesika da kazandırmıştır: Bunlardan biri, kaybolan aslı yerine, 7 Kanun-ı Sani, 1335' de aldığı nüfus tezkiresi, öteki emekli maaşı cüzdanı' dır; her ikisinin klişesi, ilkinin yeni harflere çevrilmiş metni de neşredilmiş bulunuyor.

Akif' in hayat çizgisi hakkındaki bilgilerimizi tamamlayıcı bu değerli yazı dolayısıyle bir bakıma basit bir tarih yanlışına dikkati çekmeği faydasız görmüyoruz: 7 Kanun-ı Sani, 1335' in Miladi karşılığı 20 Ocak, 1919 gösterilmiştir. Gazi Ahmed Muhtar Paşa' nın Takvimmü's-Sinin-ine göre, bu Mali tarihin karşılığı 20.01.1920 ise de, 1 Mart, 1333 (1917)' den başlayarak Efrenci (Gregorian) takvimi kullandığımızdan, ay-gün tarihlerine Rumi (Julian) takvimine göre onüç gün eklemeyi kaldırdığımız için, 7.1.1335'in doğru karşılığının 7.1.1920 olduğunu söyleyebiliriz.

MEHMED AKİF' E dair İKİ VESİKA
M. Uğur DERMAN

Kubbealtı'nın geçen nüshasında, değerli araştırmacımız Fevziye abdullah Tansel' in "Notlar ve Tenkidler" başlığı ile bir makalesi neşrolundu. Bu yazıda büyük bir vukufla ele alınan (s.40-42) "Mehmed Akif' in doğum yeri Bayramiç midir?" bahsini tamamlayıcı olarak, milli şairimizin nüfus tezkiresini -ayrıca emekli maaşı cüzdanını- göz önüne sermeyi faydalı gördük.
Fuad Şemsi İnan merhumun 1 metrukatı arasında bulunan ve -klişesiyle birlikte- lüzumlu kısımlarını yeni harflere aktardığımız bu tezkirenin, kaybolan aslı yerine 7 Kanun-ı sani 1335 (20 Ocak 1919) de verildiği, sonundaki ifadeden anlaşılmaktadır.
İlk nüfus tezkiresi Bayramiç' den alınırken, doğum yeri de yanlışlıkla ayni yer olarak gösterilen Akif'imiz,
«Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir?»
diyebilen yaradılışı dolayısıyle, bu hatayı her halde sonradan düzelttirmek lüzumunu da duymamıştır.

Diğer vesika da Akif Bey' e memlekete avdet ettikten sonra, bin türlü güçlük çıkartılarak bağlanılan 178 lira 20 kuruşluk emekli maaşının cüzdanıdır ki, mutemedi sıfatıyle Fuad Şemsi Bey tarafından üç kere -üçer aylık olarak- alınabildiği, cüzdanın koparılmış sahifelerinden anlaşılıyor. bu üç maaş kesintilerinden sonra, 322.70+347.50+329.00=999.20 lira tutmaktadır. Esefle belirtelim ki, gözü de gönlü de tok Akif'imizin -ömrünün nihayetinde- devletten görebildiği alaka, işte bu maaştan ibarettir.


Şair Mehmet Akif Ersoy' un oturduğu ev.
Aynı zamanda evin bulunduğu sokak da Şair Mehmet Akif Ersoy sokak olarak isimlendirilmiştir.
 



 

 

 

YORUMLAR:--------------------------------------------------------------------------------

Haber, Yorum, Resim göndermek için İrtibat: fatihten@gmail.com